3 Haziran 2012 Pazar

MÜMİNLERİN İMANİ DERİNLİĞİ

Müslümanlar tüm hayatlarını Allah (cc)'ın rızasını kazanmaya adamış, cennete ulaşma umudu taşıyan, samimi insanlardır. Bu amaçları onları her an canlı, şevkli ve uyanık tutar. İçinde bulundukları şartlar ve ortam değişse de onların bu imani derinlikleri hiç değişmez; samimi, şevkli, Allah (cc)'a karşı teslimiyetli tavırlarını korurlar. Allah (cc)'ın emir ve yasaklarına karşı hassasiyetlerini her an muhafaza ederler. Allah (cc)'a samimi olarak iman eden bir insan, tüm olayların Allah (cc)'ın kontrolünde ve Rabbimiz'in belirlediği kader doğrultusunda işlediğine kesin olarak iman eder, her zorluğun ardından mutlaka bir kolaylığın yaratılacağına inanır. Allah (cc) bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirmektedir:

"Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. " (İnşirah Suresi, 5-6)

"... Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı kılıp-verecektir." (Talak Suresi, 7)

Müslümanlar, Allah (cc)'ın sözünün mutlaka gerçekleşecek bir vaat olduğuna kesin olarak inandıkları için, daha en başından bir olayın tüm evrelerinde mutlaka güzel gelişmeler olacağına ve bu olayın en hayırlı şekilde sonuçlanacağına inanırlar. Bu, Allah (cc)'a kesin bir bilgiyle inanan ve Kuran'ın hak kitap olduğunu bilen insanların iman şeklidir. İmanlarındaki bu kesin kararlılık sayesinde Müslümanlar, dünya hayatında her an canlı, şevkli, imanın getirdiği güzel bir coşku içinde yaşarlar. Allah (cc)'ın Kuran'da bildirdiği gibi "hayırlarda yarışan", sürekli güzel ahlak için çaba harcayan bir karakter gösterirler. Müslümanların bu şevkli yapısı ayetlerde şöyle haber verilir:

"Rabbinizden olan mağfirete ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır." (Al-i İmran Suresi, 133)

"Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin. Allah'tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz." (Al-i İmran Suresi, 200)

"Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır." (Al-i İmran Suresi, 114)

Gerçek Müslümanlar Allah (cc)'ın rızasını kazanmakta ve güzel ahlakta gösterdikleri şevk ve heyecan ile diğer insanlardan ayrılırlar. Allah (cc)’a böyle güçlü bir iman ile iman eden bu üstün ahlaklı kimseler, hangi şart altında olurlarsa olsunlar, Allah (cc)'ın emir ve yasaklarını korumakta; Kuran ahlakını uygulamakta hiçbir şekilde taviz vermezler. Çünkü kalplerindeki saygı dolu korku ve derin bağlılık, Allah (cc)'ın beğenmeyeceği bir tavrın gösterilmesini kesin olarak engeller. Aynı şekilde Allah (cc)'ın razı olacağını bildirdiği ahlakı eksiksiz olarak yaşama konusunda da büyük bir şevk ve azim ile hareket edilmesini sağlar. Kuran'da salih müminlerin Allah (cc)'a karşı olan saygı dolu korkuları şöyle ifade edilmiştir:

"Ve onlar Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar." (Rad Suresi, 21)

Bir başka ayette ise Allah (cc), en güzel dinin, ‘kendini Rabbimiz'e teslim edip, Allah (cc)'a bir olarak iman eden kimselerin dini olduğunu’ belirterek, kayıtsız şartsız bir bağlılığın ve iman derinliğinin önemini şöyle hatırlatmıştır:

"İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel din'li kimdir? Allah, İbrahim'i dost edinmiştir." (Nisa Suresi, 125)

ŞEVK VE HEYECAN İÇİNDE OLMAK

Allah Kuran'ın pek çok ayetinde şevkin önemine dikkat çekmiş ve müminlerin şevkte sınır tanımadan birbirlerini teşvik edip güçlendirmelerini tavsiye etmiştir. "... Müminleri hazırlayıp-teşvik et..." (Nisa Suresi, 84) ayetiyle de emredildiği gibi, inananları şevklendirmek Kuran ahlakını yaşayan insanlar için önemli bir ibadettir.

Şevk ve heyecan, aslında herkesin çok yakından tanıdığı ve çoğu zaman yaşadığı duygulardır. Ancak toplumun genelinde yaşanan şevk anlayışıyla, Kuran ahlakının kişiye kazandırdığı şevk arasındaki belirgin bazı farklılıklar bulunmaktadır.

Genel anlamıyla şevk, insanın herhangi bir konuya karşı içinde ciddi bir ilgi ve istek duyması ve bu amacına ulaşabilmek için samimi bir çaba harcamasıdır. Büyük olsun küçük olsun, her insanın hayatında şevkle sarıldığı pek çok konu vardır. Kimi zaman doğrudan maddi konularda yaşanan bu şevk kimi zaman da birtakım dünyevi hırslarda kendini gösterir. Bazı kimseler zengin olabilmek, makam mevki ve kariyer sahibi olabilmek için çabalarken, bazıları da insanlar arasında üstün konuma gelebilmek, saygınlık, itibar ve övgü kazanabilmek için emek sarf ederler. Örneğin bir lise öğrencisinin üniversite imtihanını kazanmak için gösterdiği ders çalışma azmine, istediği pozisyonda yeni bir işe başlayan bir insanın işinde gösterdiği şevke veya önemli bir kazanç getireceğine inanılan bir ticaret için gösterilen şevk ve çabaya herkes aşinadır. Ancak tüm bu örneklerde kesin olarak dikkat çeken ortak bir nokta vardır ki, o da şevkin kişiye her zamankinden çok daha farklı ve güçlü bir karakter kazandırdığıdır.

Ancak çoğu insanın şevki kalıcı değildir. Bunun sebebi ise hiç kuşkusuz ki bu kimselerin şevklerinin sağlam bir temelinin olmayışıdır. Her ne olursa olsun şevklerini ayakta tutacak, onlara her an güç verecek kesin bir amaca sahip değildirler.

Hayatlarının sonuna kadar kalplerinde yaşadıkları şevki asla yitirmeyen yegane kimseler ise müminlerdir. Müminlerin şevklerinin kaynağı, Allah'a olan imanları ve Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmayı kendilerine yegane amaç edinmiş olmalarıdır.

Müminlerde Şevk ve Heyecan

Müminlerin yaşadığı şevk ve heyecan, cahiliye toplumunda hakim olan "çıkarlara dayalı şevk" anlayışından çok farklıdır. İnananların şevkleri Allah'a olan sevgilerinden ve bağlılıklarından kaynaklanmaktadır. Onlar sevgilerini cahiliye toplumu gibi tutkuyla dünyaya değil, kendilerini yoktan var eden, rızıklandıran, yaşatan, sonsuz merhametli ve şefkatli olan Allah'a yöneltmişlerdir.

Allah'a duydukları sevgi ve bağlılığın neticesi olarak da, hayatları boyunca Allah'ı hoşnut etmek için çaba harcarlar. Allah'ın rızasını kazanma isteği müminlerin en önemli şevk ve neşe kaynaklarıdır. Allah'ın rızasını kazanabilme ve Allah'ın müminler için hazırladığı cennete kavuşabilme arzusu, onlara bitmez tükenmez manevi bir güç ve şevk kazandırır.

Zira her ne olursa olsun, bir ömür süresince hem de hiçbir kuşkuya kapılmadan inandıkları değerler uğrunda çaba harcamaları ancak imanın kazandırdığı şevkle mümkün olabilmektedir. Allah'a karşı beslenen saf ve kuşkusuz iman, müminin Rabbimizin rızasını kazanmak için var gücüyle gayret göstermesine neden olmaktadır.

Müminler, Allah'ın rızasını kazanmayı yaşamlarının asıl amacı edinerek, tüm güçleriyle bu uğurda çaba harcayan kimselerdir. Allah Kuran'da onlardan "Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd eden", yani "çaba harcayan, gayret eden" kimseler olarak bahsetmektedir. Çünkü tüm hayatlarını Allah'a adamış, Allah'ın rızasına, cennetine karşılık sahip oldukları maddi manevi herşeylerini ortaya koymuşlardır.

Tek Vekil Allah'tır


İnananların Allah'a karşı güçlü ve kararlı bir teslimiyet gösterebilmelerini ve her ne zorlukla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar yılgınlığa kapılmadan "Rabbimiz bize yeter" (Al-i İmran Suresi, 173) diyebilecek bir ruha sahip olabilmelerini sağlayan çok önemli bir özellikleri vardır: Allah'ın rızasını kazanma şevki

İmanın kazandırdığı bu şevk insanın hem bedensel hem de zihinsel kapasitesini olabilecek en yüksek seviyeye çıkartan ve böylece kişinin, hayatını her an, hep en güzel ve en huzurlu şekilde yaşamasını sağlayan bir güçtür. Allah sevgisinden kaynaklanan bu heyecan, inananlara büyük bir manevi kuvvet ve yine şiddetli bir dayanıklılık ve direnç verir. Çelik gibi bir irade, gözüpek ve yiğit bir karakter kazandırır. Müminler bu imani güç sayesinde her zorluğu en güzel şekilde göğüsleyebilir ve şartlar her ne olursa olsun tüm güçleriyle Allah'ın rızasını kazanmak için gayret sarf etmeye devam ederler.

Allah Kuran'ın pek çok ayetinde şevkin önemine dikkat çekmiş ve müminlerin şevkte sınır tanımadan birbirlerini teşvik edip güçlendirmelerini tavsiye etmiştir. "... Müminleri hazırlayıp-teşvik et..." (Nisa Suresi, 84) ayetiyle de emredildiği gibi, inananları şevklendirmek Kuran ahlakını yaşayan insanlar için önemli bir ibadettir.

Bu ayetin işareti doğrultusunda müminler hayatlarının sonuna kadar her an daha da artan bir şevke sahip olmalıdırlar. Müminin amaçlarından birisi de, tüm inananlara şevkin ne kadar büyük bir nimet ve müminlerin gücüne nasıl güç katan bir özellik olduğunu göstererek onları daha da şevklendirmektir. Aynı zamanda da şevkin, şartlar her ne olursa olsun müminleri başarılı kılan önemli bir sır olduğunu açıklamak, sabırla ve tevekkülle zorluklara göğüs gerip şevklerini yitirmeyenlere vaat edilen güzellikleri müjdelemektir. Allah'ın çağrısına uyarak müminleri hazırlamak, teşvik edip şevklendirmek ve onlara "eni göklerle yer kadar olan cennete kavuşmak için yarışmalarını" (Al-i İmran Suresi, 133) bir kez daha hatırlatmak şüphesiz Allah'ın razı olduğu işlerdendir. (Harun Yahya, Kuran'da Şevk ve Heyecan)

Ayrıca Allah'ın bildirdiği gibi "yarışıp öne geçenlerden" olmak varken, kendilerine "orta bir yol" tutan ve dinini bu şekilde yaşamayı yeterli gören kimseleri de, böylesine büyük bir nimetin varlığını hatırlatarak harekete geçirmek çok önemlidir.

Aşağıdaki ayet müminlerin kalplerinde yaşadıkları şevki çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

"Mümin olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah'a ve Resulü'ne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd ettiler. İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir." (Hucurat Suresi, 15)

MÜMİNLERİN TAKLİT EDİLEMEYEN ŞEVK VE COŞKUSU

Günümüzde din ahlakından uzak yaşayan insanlar, büyük menfaatler karşılığında dahi bir işi yerine getirme konusunda zorlanırlar. Alacakları karşılık veya görecekleri ceza, onlarda bir istek ve mecburiyet hissi uyandırsa da çaba sarf etmek ve rahatlarından ödün vermek nefislerine ağır gelir. Bu nedenle samimi müminlerin Allah yolunda harcadıkları tükenmeyen çabayı, bir işi yerine getirme konusundaki sorumluluklarını, yeri gelince tüm ihtiyaçlarından feragat etmelerindeki samimiyeti taklit dahi edememektedirler.

Peki inananların bu benzersiz çabası nereden kaynaklanmaktadır?

Mümini Allah'ın emirlerini yerine getirmek konusunda coşkuyla harekete geçiren, Allah yolunda harcadığı çabayı daimi kılan, Allah korkusu, kul olarak sorumluluklarını bilmesi ve Allah sevgisidir.
Allah Korkusu
Allah korkusu, müminin imanını, şevkini, Allah'a olan sevgi ve saygısını coşkuyla artıran bir duygudur. Bu, kişiyi Allah'ın razı olmayacağı bir tavır içine girmekten sakındıran, nefsinin taşkınlıklarını, sınır tanımaz kötülüklerini dizginleyen, sürekli iyilik yönünde harekete geçiren bir korkudur. Samimi olarak yaşandığında kişiyi Allah'ın azabından uzaklaştırıp, Allah'ın rızasına, rahmetine ve cennetine yaklaştırır. Bundan dolayı da çok büyük bir manevi haz içerir. Mümini Allah'ın sınırlarını korumada, Allah'ın rızasını aramada son derece yüksek bir şuura, kararlılığa ve titizliğe iletir. Sonuçta müminin dünyadaki bu korkusu, onu kıyamet gününün korkusundan ve cehennemdeki ebedi korku ve dehşetten kurtaracaktır. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

"... Artık bunların ecirleri Rableri Katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. " (Bakara Suresi, 274)

Müminler sonsuz merhamet sahibi olan Allah'ın ayette bildirilen rahmetine ve cennetine kavuşabilecekleri konusunda büyük bir umut taşırlar. İşte bu iki hissi, yani korkuyu ve umudu aynı anda yaşadıkları için hiçbir zaman gösterdikleri çabayı yeterli bulmaz, kendilerini hata ve eksikliklerden muaf görmezler. "... Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar." (Rad Suresi, 21) ayetiyle de bildirildiği gibi, her an Allah'ın azabından sakınırlar. Allah'ın bildirdiği din ahlakına şevkle sarılır, büyük bir çaba harcarlar. Allah korkuları, onları, yılgınlığa ya da gevşekliğe kapılmaktan kesin olarak alıkoyar ve şevklerini sürekli olarak ayakta tutar. Allah'ın, iman edip salih amellerde bulunanları cennetle müjdelemiş olduğunu bilmek de onları harekete geçirir ve canlandırır.
Allah'ın Yeryüzündeki Halifeleri Olmanın Bilinci
Allah'ın emri doğrultusunda iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, Allah'ın bildirdiği din ahlakını dimdik ayakta tutmak, Müslümanlara sahip çıkıp adaletten ve haktan yana olmak da müminleri Allah yolunda çalışıp çabalamak için harekete geçiren önemli etkenlerdir. Müminlerin bu vasıfları Kuran'da şöyle haber verilmiştir:

" O sizi yeryüzünün halifeleri kıldı ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi kiminize göre derecelerle yükseltti. Şüphesiz senin Rabbin, sonuçlandırması pek çabuk olandır ve şüphesiz O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Enam Suresi, 165)

Müminler Yüce Rabbimiz'in kendilerine ayette bildirdiği şerefli görevin bilincinde oldukları için Allah yolunda bu sorumluluk duygusu ve şevk ile çaba harcarlar. Bu samimi şevkleri, Yüce Allah tarafından din ahlakını yaymak için halifeler seçilmiş olmanın şükrü niteliğinde olduğu için de müminler için büyük önem taşır.
Allah Sevgisi
Allah'ın rızasını kazanma isteği ve Allah'a olan derin sevgileri de müminlerin önemli şevk, neşe ve enerji kaynaklarıdır. Onlar sevgilerini iman etmeyen insanlar gibi tutkuyla dünyaya değil, kendilerini yoktan var eden, rızıklandıran, yaşatan, sonsuz merhametli ve şefkatli olan Allah'a yöneltmişlerdir. Allah'a duydukları sevgi ve bağlılığın neticesi olarak da, hayatları boyunca Allah'ı hoşnut etmek için ciddi bir çaba harcarlar. Allah'ın rızasını kazanabilme ve Allah'ın müminler için hazırladığı cennete kavuşabilme arzusu, onlara bitmez tükenmez manevi bir güç ve şevk kazandırır. Zira her ne olursa olsun, bir ömür süresince hem de hiçbir kuşkuya kapılmadan inandıkları değerler uğrunda çaba harcamaları, ancak Allah'a karşı beslenen saf sevgi ve imanın kazandırdığı şevkle mümkün olabilmektedir. Tüm bunlar da müminin Rabbimiz'in rızasını kazanmak için var gücüyle gayret göstermesine neden olmaktadır.

Açıktır ki müminler, Allah'ın rızasını kazanmayı yaşamlarının asıl amacı edinerek, tüm güçleriyle bu uğurda çaba harcayan kimselerdir. Allah Kuran'da "Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd eden" (Tevbe Suresi, 20), yani "çaba harcayan, gayret eden" şeklinde bildirerek müminlerin bu özelliğini haber vermiştir.
Müminlerin Çoşkusu Niçin İman Etmeyen İnsanlardan Farklıdır?
İmanı kalplerine gereği gibi yerleştirmemiş olan kimseler, eğer Allah'ın rızasını kazanmaları nefislerine zor gelen bir iş yapmalarını gerektiriyorsa, bu durumda tüm şevk ve neşelerini kaybederler. Dahası bu işi olabildiğince memnuniyetsiz bir tavırla yerine getirerek isteksizliklerini ve şevksizliklerini ifade etmeye çalışırlar. Çünkü bu kişiler karşılığında maddi bir kazanç sağlamadıkları ya da herhangi bir ücret almadıkları bir işe harcanan zamanı, boşa geçen bir vakit olarak değerlendirirler. Allah'ın rızasını kazanabilmiş olmanın, alınabilecek tüm karşılıkların en güzeli ve en değerlisi olduğunun şuurunda değillerdir. Bu nedenle de sanki büyük bir külfet yüklenmiş ve büyük bir fedakarlıkta bulunuyormuş gibi bir tavır sergilerler. İşte müminlerin şevklerindeki farklılık da bu noktada ortaya çıkar. Yapılması gereken iş zor ya da zahmetli de olsa, onlar neşelerinden hiçbir şey kaybetmezler. Çünkü müminler Allah'a gönülden, yani isteyerek ve severek kulluk ederler. O'nun rızasını kazanabilecek salih bir ameli de aynı şekilde gönülden gelen bir şevkle yerine getirirler. İşte bu şevk de onların tavırlarına sevinç ve neşe olarak yansır. Onlar mallarını ve canlarını Rabbimiz için satmış olmanın manevi bir huzuru içindedirler.

Samimi imanın göstergesi, Allah rızasına karşı içli bir istek duymak ve gerektiğinde bu yolda fedakarlık göstermekten kaçınmamaktır. Mümin, Allah'ın rızasının yanında başka çıkarlar gözetmez. Allah'tan, rızasını, rahmetini ve cennetini umar. Hz. Muhammed (sav)'in bir hadisinde Allah için yaşamak konusunda şöyle buyurduğu rivayet edilir:

" Kim Allah için sever, Allah için buğzeder, Allah için verir, Allah için vermezse imanını kemale erdirmiştir. " (Ebu Davud, Sünnet 16, (4681))
Müminler Dünya Nimetlerine Aldanmazlar
İslam ahlakına göre yaşamayan insanlar, kendilerine tek hedef olarak belirledikleri dünya nimetlerini elde etmek için ömürleri boyunca çok büyük bir çaba gösterirler. Zengin olmak, statü kazanmak ya da başka menfaatler için ellerinden gelen herşeyi yaparlar. Çok kısa süre içinde tümüyle ellerinden gidecek olan "az bir değer" (Tevbe Suresi, 9) uğruna büyük bir yarış içine girerler. Bu az bir değere sahip olma isteği onları yaşam boyu yönlendirir.
Müminler ise asıl çabayı iman etmeyen insanlarınkinden çok daha büyük bir karşılık uğruna, Allah'ın rızasına ve cennetine kavuşmak için gösterirler. Yüce Allah, Kuran'da, müminlerin bu özelliğini şöyle haber vermiştir:

"Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider. Kim de ahireti ister ve bir mümin olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır. " (İsra Suresi, 18-19)

İMANIN GETİRDİĞİ ŞEVK


Yaşamlarının asıl amacı Allah’ın rızasını kazanmak olan müminler, tüm güçleriyle bu uğurda çaba harcayan kimselerdir. Allah Kuran'da onlardan "Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd eden", yani "çaba harcayan, gayret eden" kimseler olarak bahsetmektedir. Çünkü tüm hayatlarını Allah'a adamış, Allah'ın rızasına, cennetine karşılık sahip oldukları maddi manevi herşeylerini ortaya koymuşlardır.
İnananların Allah'a karşı güçlü ve kararlı bir teslimiyet gösterebilmelerini ve her ne zorlukla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar yılgınlığa kapılmadan "Rabbimiz bize yeter" (Al-i İmran Suresi, 173) diyebilecek kadar yüksek bir ruha sahip olabilmelerini sağlayan çok önemli bir özellikleri vardır: Allah'ın rızasını kazanma şevki…
C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\CENNET-MANZARA\cennet45.jpg

İmanın kazandırdığı bu şevk insanın hem bedensel hem de zihinsel kapasitesini olabilecek en yüksek seviyeye çıkartan ve böylece kişinin, hayatı her an, hep en güzel ve en huzurlu şekilde yaşamasını sağlayan bir güçtür. Allah aşkından kaynaklanan bu heyecan, inananlara büyük bir manevi kuvvet, dayanıklılık ve direnç verir. Çelik gibi bir irade, gözüpek ve yiğit bir karakter kazandırır. Müminler bu imani güç sayesinde her zorluğu en güzel şekilde göğüsleyebilir ve şartlar her ne olursa olsun tüm güçleriyle Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için gayret sarf etmeye devam ederler.
Allah Kuran'ın pek çok ayetinde şevkin önemine dikkat çekmiş ve müminlerin sınır tanımadan birbirlerini teşvik edip güçlendirmelerini tavsiye etmiştir. "... Müminleri hazırlayıp-teşvik et..." (Nisa Suresi, 84) ayetiyle de emredildiği gibi, inananları şevklendirmek Kuran ahlakını yaşayan insanlar için önemli bir ibadettir.
Bu ayetin işareti doğrultusunda biz de bu sitede, müminlerin hayatlarının sonuna kadar her an daha da artan şevklerini konu edineceğiz. Amaç, tüm inananlara şevkin ne kadar büyük bir nimet ve müminlerin gücüne nasıl güç katan bir özellik olduğunu göstermektir. Aynı zamanda da şevkin, şartlar her ne olursa olsun müminleri başarılı kılan önemli bir sır olduğunu açıklamak, sabırla ve tevekkülle zorluklara göğüs gerip şevklerini yitirmeyenlere vaat edilen güzellikleri müjdelemektir. Allah'ın çağrısına uyarak müminleri hazırlamak, teşvik edip cesaretlendirmek ve onlara "eni göklerle yer kadar olan cennete kavuşmak için" (Al-i İmran Suresi, 133) yarışmalarını bir kez daha hatırlatmaktır.
Ayrıca Allah'ın bildirdiği gibi "yarışıp öne geçenlerden" olmak varken, kendilerine "orta bir yol" tutan ve dini bu şekilde yaşamayı yeterli gören kimseleri de, böylesine büyük bir nimetin varlığını hatırlatarak harekete geçirmektir.

ŞEVK NEDİR?


Şevk ve heyecan, aslında herkesin çok yakından tanıdığı ve çoğu zaman yaşadığı duygulardır. Ancak burada şevk kavramını konu edinmekteki asıl amaç toplumun genelinde yaşanan şevk anlayışıyla, Kuran ahlakının kişiye kazandırdığı şevk arasındaki belirgin farklılıkları ortaya koymaktır.

C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\İNSAN-YAŞAM\AİLE RES\anne.jpg

Genel anlamıyla hatırlatacak olursak şevk, insanın herhangi bir konuya karşı içinde ciddi bir ilgi ve istek duyması ve bu amacına ulaşabilmek için samimi bir çaba harcamasıdır. Büyük olsun küçük olsun, her insanın hayatında şevkle sarıldığı pek çok konu vardır. Kimi zaman doğrudan maddi konularda yaşanan bu şevk kimi zaman da birtakım dünyevi hırslarda kendini gösterir... Bazı kimseler zengin olabilmek, makam mevki ve kariyer sahibi olabilmek için çabalarken, bazıları da insanlar arasında üstün konuma gelebilmek, saygınlık, itibar ve övgü kazanabilmek için emek sarf ederler. Örneğin bir lise öğrencisinin üniversite imtihanını kazanmak için gösterdiği ders çalışma azmine, çok istediği yeni bir işe başlayan bir insanın işinde gösterdiği şevke veya iyi bir kazanç getireceğine inanılan ticaret konusu için gösterilen şevk ve çabaya herkes aşinadır. Ancak tüm bu örneklerde kesin olarak dikkat çeken ortak bir nokta vardır ki, o da şevkin kişiye her zamankinden çok daha farklı ve güçlü bir karakter kazandırdığıdır.
Bir insan şevkle ulaşmaya çalıştığı bir amaç için, genel halinden çok daha farklı ve azim dolu bir tavır sergileyebilir. Normal şartlarda göze alamayacağı risklere, bu hedefine ulaşmak için atılabilir ve yine hiçbir konuda gösteremeyeceği kadar özverili bir tavrı, bu konu için hiç düşünmeden ortaya koyabilir. Öyle ki sonunda aklını, yeteneklerini ve tüm kapasitesini olabilecek en iyi şekilde kullanarak maddi ve manevi anlamda ciddi bir güç elde edebilir.
Ancak çoğu insanın şevki kalıcı değildir. Bunun sebebi ise hiç kuşkusuz ki bu kimselerin şevklerinin sağlam bir temele dayanmayışıdır. Her ne olursa olsun şevklerini ayakta tutacak, onlara her an güç verecek kesin bir amaca sahip değildirler.
Hayatlarının sonuna kadar kalplerinde yaşadıkları şevki asla yitirmeyen yegane kimseler ise müminlerdir. Çünkü müminlerin şevklerinin kaynağı, Allah'a olan imanları ve Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmayı kendilerine amaç edinmiş olmalarıdır.
İlerleyen bölümlerde detaylı olarak değineceğimiz bu konuya geçmeden önce, müminlerin şevk anlayışlarındaki bu farklılığın daha iyi anlaşılabilmesi açısından Kuran ahlakının bilinmediği ve uygulanmadığı cahiliye toplumlarında hakim olan şevk anlayışını tanımlamakta fayda vardır.
CAHİLİYE TOPLUMUNUN ŞEVK ANLAYIŞI
Cahiliye toplumunu kimler oluşturur?
Cahillik kavramı genellikle insanlar arasında bilgisizlik, kültürsüzlük olarak algılanır. Ancak bizim bu sitedeki bölümler boyunca yer vereceğimiz cahiliye insanları, kendilerini yaratan Allah'ın sonsuz kudreti ve sıfatları, insanlar için indirilen Kuran-ı Kerim ve din hakkında bilgisiz olan kimselerdir. Bu kimseler Kuran'da bildirilen gerçeklere göre değil de, çevrelerinden öğrendikleri ve yanılgılarla dolu olan bilgilere göre yaşarlar. Allah Kuran'da bu yanlış bakış açısını benimsemiş olan cahiliye insanlarını "babaları uyarılmamış ve böylece kendileri de gafil kalmış" (Yasin Suresi, 6) kimseler olarak tanımlamıştır.
Kuran'dan, dünya hayatının geçici ve sonlu olduğundan ve ölümden sonra başlayacak olan cennet veya cehennem hayatından gafil olan cahiliye insanlarının hayatları da bu bilgisizlikleri ile doğru orantılıdır. Dolayısıyla sevindikleri, şevklendikleri, heyecan duydukları konular da yine hatalı ve batıl fikirler üzerine bina edilmiştir.
Cahiliye insanı dünya hayatına yönelik amaçları için şevklenir…
Kuran'da, "Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı..." (Araf Suresi, 51) ayetiyle de açıklandığı gibi, cahiliye toplumunda insanlar dünya hayatı hakkında büyük bir aldanış içerisindedirler. Hayatlarının ne kadar kısa ve ne kadar eksikliklerle dolu olduğunu bildikleri halde, yine de bu geçici hayatı, ahiretteki sonsuz olan yaşamlarına tercih ederler. Bunun en önemli sebeplerinden biri ise dünya hayatında elde etmeyi umdukları menfaatleri daha kolay ulaşılabilir görmeleri ve ahiretin varlığından şüphe etmeleridir. Onların bu çarpık mantıklarına göre, dünya her an ulaşabilecekleri gibi ellerinin altında, ahiret ise uzaktadır.
Bu, elbette ki son derece yüzeysel bir mantıktır. Herşeyden önce insanın dünya hayatındaki yaşantısı son derece kısa bir zaman dilimine sığmaktadır. Bir kısmı çocukluk bir kısmı da yaşlılık dönemi ile geçen elli altmış yıl, sonsuz ahiret yaşamının yanında hiç tartışmasız ki çok kısadır. Bundan da öte, insan, bu elli altmış yıllık süreyi bile dolduramadan, her an, herhangi bir sebepten dolayı ölebilir ve elinin altında sandığı dünya hayatı da bir anda yokolup gidebilir. Ve her insan kendini, hiç beklemediği bir anda çok uzakta sandığı, ama aslında çok yakın olan ahiret hayatına başlarken bulabilir. İşte gafil olan cahiliye insanları bu kısa zamanı Allah'ın rızasını ve cennetini kazanabilmek için değil, sadece dünya hayatını "kendilerince" en iyi şekilde yaşayabilmek için harcarlar.
Dolayısıyla bu insanların şevklendikleri konular da elbette ki dünya hayatında edindikleri küçük amaçlar ile sınırlıdır. Aslında onların şevk ve heyecan sandıkları his dünya hırsından başka birşey değildir. Dünya hayatına tutkuyla bağlı oldukları için çıkar elde edebileceklerini umdukları küçük-büyük herşeye karşı içlerinde coşku duyarlar. Bu mantığa göre elde edecekleri menfaatlerin herbiri dünya hayatını çok daha iyi şartlar altında yaşamalarını sağlayacaktır. Dolayısıyla, kimileri zengin olabilmek, kimileri toplumda iyi bir yer edinebilmek, kimileri de kariyer sahibi olabilmek gibi konularda içlerinde büyük bir şevk duyarlar.
Hedefledikleri bu çıkarlara ulaşabilmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz, tüm zorluklara katlanırlar.
Bu kimselerin şevk anlayışlarına günlük hayattan da pek çok örnek vermek mümkündür. Sözgelimi çevresinde itibar kazanmasını sağlayacak bir diploma almayı hedefleyen bir öğrenci, her türlü zorluğa rağmen hiç durmadan büyük bir gayretle yıllarca çalışabilir. Bu uğurda gerektiğinde günlerce uykusuz kalmayı, arkadaşlarından ya da eğlence ortamlarından soyutlanmayı, her sabah erkenden yola koyulup koşuşturmayı göze alır. Ama aynı fedakarlığı bir dostuna yardımda bulunmak için yapmaz. Çünkü bu fedakarlıktan elde edebileceği dünyevi bir menfaat söz konusu değildir.
Burada vurgulanmak istenen nokta, insanların büyük bir bölümünün şevk ve heyecanla bir işi başarmayı bilmelerine rağmen, bunu sadece kendi menfaatleri söz konusu olduğunda uyguluyor olmalarıdır. Bu insanlar aynı şevki Allah'ın hoşnutluğunu ve cennetini kazanacak bir iş için hissetmez, kendilerince dünyevi bir çıkar görmüyorlarsa son derece şevksiz bir ruh hali içinde olurlar.
Cahiliye toplumunun sadece dünyevi çıkarlar üzerine kurulu bu şevk anlayışına şöyle bir örnek daha verilebilir: İflas etmek üzere olan bir işadamı, şirketini bu durumdan kurtarabilmek için öylesine büyük bir istek duyar ki aklını, imkanlarını, zamanını olabilecek en iyi şekilde kullanır. Aynı şirkette sabit bir maaşla çalışan bir işçi ise, şirketi iflastan kurtarmak için içinde aynı şevki duymaz, dolayısıyla bu konuda akılcı bir çözüm de üretemez. Çünkü şirket onun değildir. Şirket iflas ettiğinde zarara uğrayacak olan kişi de yine kendisi değildir. Görüldüğü gibi, cahiliye toplumlarında herhangi bir konudaki şevkin ve kararlılığın temelinde genelde bu işin sonucunda elde edilecek olan dünyevi menfaatler yatmaktadır. Şevkin derecesini belirleyen de yine menfaatin derecesidir.
Cahiliye toplumunun şevki gelip geçici heveslerden ibarettir…
Cahiliye toplumunun şevk anlayışında dikkat çeken önemli bir nokta da, yaşadıkları bu heyecanın tümüyle gelip geçici heveslere dayalı oluşudur. Bir konuya karşı içlerinde ani bir ilgi ve heyecan duyup yine bunu bir anda sebepsiz yere kaybedebilirler.
Cahiliye toplumlarında hemen her insanın hayatında büyük bir şevkle başladığı, ancak kısa zaman sonra bıkkınlık ve sıkıntı duyarak yarım bıraktığı sayısız iş vardır. Sözgelimi bir müzik aleti çalmak için büyük istek duyan insanların bir çoğu, kısa süre sonra bu konudaki şevklerini yitirirler ve eğitimlerini tamamlamadan bırakırlar. Veya yoksullara yardım etmek için şevklenen ve hemen işe koyulan bir insanın kısa süre sonra hevesi yok olabilir ve bu işten sıkıldığını düşünmeye başlayarak yardım işinden vazgeçebilir. Çünkü bu insanlar hayatları için yüksek ve onurlu idealler edinmezler.
Yoksullara yardım etmek, iyilikte bulunmak, kendini geliştirmek gibi konular bu insanlar için sadece gelip geçici birer hevesten ibarettir. Günübirlik yaşamak, ihtiyaçlarını karşılayabilmek, toplumun gözünde iyi bir yer edinebilecek kadar çaba göstermek bu insanlara yeter. Bunu elde ettiklerini anladıkları noktanın ilerisinde hiçbir şey onlar için erişilmesi gereken bir konu olmaz. Dolayısıyla ihtiyaçları ve çıkarları dışındaki konulara zaman zaman kısa süreli ilgi duyarlar, ancak bunları kendilerine ideal edinmedikleri için hemen sıkılır ve monotonlaşırlar.
Oysa bir insan yaptığı işin gerçekten yarar ve güzellik getirecek bir şey olduğuna inanırsa, bu konudaki şevki ve coşkusu sonuna kadar devam eder. Ancak dünya ve ahiretle ilgili gerçeklere sırtlarını dönerek yaşayanların, peşinden koştukları konuların hiçbiri daimi bir şevk duymaya değecek kadar önemli değildir. Bu nedenle de hemen her konuda, çok zayıf ve hemen kaybedebilecekleri bir şevkleri vardır. En küçük bir zorluk, başarısızlık veya eleştiride dahi, bir anda bıkkınlaşabilir, yorgunluğa ya da yılgınlığa kapılarak ideallerinden vazgeçebilirler. Ya da kolaylıkla ümitsizliğe kapılabilir ve "bunca emek verdim, hiçbir sonuç alamadım" gibi sözlerle karamsarlık duyarak tüm şevklerini kaybedebilirler.
Örneğin uzun yıllar boyu mimar olabilmenin heyecanıyla yaşayan bir kimse, proje çizimlerinde karşılaştığı zorluklar nedeniyle henüz bu emelini gerçekleştiremeden, bir anda bu konudaki tüm şevkini yitirebilir. Ya da resim yapmaya heveslenen bir kişi birkaç denemeden sonra, bu işin tahmin ettiğinden daha zor olduğunu görüp, resme olan tüm ilgisini kaybedebilir.
En sık karşılaşılan örneklerden biri ise yardım veya dayanışma kuruluşlarına olan katılımlarda görülür. Genellikle gazetelerde veya dost çevresinde, bu tür kuruluşlarda gönüllü olarak çalışan insanlar ile ilgili her dinleyenin hoşuna gidecek şeyler anlatılır. Hafta sonları bu insanların nasıl biraraya gelerek, rahat kıyafetler giyip, bir okulu boyamaya gittikleri, bunu yaparken hem vicdani bir rahatlık buldukları hem de nasıl eğlendikleri bunları dinleyen insanlara çok cazip gelebilir. Ancak bunu sadece çevresinde yardım kuruluşunda çalışmanın getireceği "prestij" için yapanlar birkaç seferden sonra tüm ilgilerini yitirirler.
İlgilerini ve şevklerini yeniden canlandırmanın tek yolu ise kamuda bir şekilde bu çalışmaların deşifre edilmesi ve bunu yapan insanların övülmeleridir. Yani manevi olarak da olsa bu kişilerin bir çıkar elde etmeleridir. Aksi takdirde, birkaç kereden sonra, hafta sonu erken bir saatte kalkmak bile bazı insanlara çok zor gelir ve hemen pes ederek, bu tarz çalışmalardan vazgeçerler.
Oysa iyilikte ve yardımda bulunmayı Allah'ın rızasına ulaşmak için bir vesile olarak gören müminler, bu konuda hiçbir zaman şevklerini yitirmezler. Zorluklarla karşılaşmak bu ideallerinden onları döndürmez. Aksine zorluklara rağmen yaptıkları işlerin Allah Katında daha büyük bir hoşnutluğa vesile olacağını düşünerek sevinir ve daha da şevklenirler.
MÜMİNLERİN ŞEVKİ
Müminlerin şevkinin kaynağı Allah'a olan imanları, sevgi ve bağlılıklarıdır…
Müminlerin yaşadığı şevk ve heyecan, cahiliye toplumunda hakim olan "çıkarlara dayalı şevk" anlayışından çok farklıdır. İnananların şevkleri Allah'a olan sevgilerinden ve bağlılıklarından kaynaklanmaktadır. Onlar sevgilerini cahiliye toplumu gibi tutkuyla dünyaya değil, kendilerini yoktan var eden, rızıklandıran, yaşatan, sonsuz merhametli ve şefkatli olan Allah'a yöneltmişlerdir.
Bunun en önemli sebebi ise müminlerin olayları açık bir şuurla değerlendiriyor olmalarıdır. Kendilerine hayat verenin, her an yeryüzündeki canlı cansız her varlığı koruyup kollayanın Allah olduğunun ve O'nun dışında tüm varlıkların O'na muhtaç olduğunun şuurundadırlar.
Allah'a duydukları sevgi ve bağlılığın neticesi olarak da, hayatları boyunca Allah'ı hoşnut etmek için çaba harcarlar. Allah'ın hoşnutluğunu kazanma isteği müminlerin en önemli şevk ve neşe kaynağıdır. Allah'ın rızasını kazanabilme ve Allah'ın müminler için hazırladığı cennete kavuşabilme arzusu, onlara bitmez tükenmez manevi bir güç ve şevk kazandırır.
Müminin şevki süreklidir
Mümin olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah'a ve Resulü'ne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd ettiler. İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir. (Hucurat Suresi, 15)
Yukarıdaki ayette de görüldüğü gibi Allah Kuran'da müminleri, "iman edip sonra da hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah'ın rızasını kazanmak için çaba harcayanlar" olarak tanımlamıştır. Müminlerin bu özelliği hiç kuşkusuz ki onların kalplerinde yaşadıkları şevki çok açık bir şekilde ortaya koyar. Zira her ne olursa olsun, bir ömür süresince hem de hiçbir kuşkuya kapılmadan inandıkları değerler uğrunda çaba harcamaları ancak imanın kazandırdığı şevkle mümkün olabilmektedir.
C:\Users\kişi\Desktop\ailee.jpg

Müminlerin şevklerini böylesine ayakta tutan bir başka sebep de onların, "... O'na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır." (Araf Suresi, 56) ayetinde bildirildiği gibi hayatlarının sonuna kadar korku ve umut arasında yaşıyor olmalarıdır. "Korku ile umut arasında yaşama"nın anlamı ise şudur: İman edenler Allah'ın kendilerinden razı olup olmadığından ve cennetine layık olabilecek bir ahlak gösterip gösteremediklerinden hiçbir zaman tam olarak emin olamazlar. Bu nedenle de hesap gününde Allah'ın azabıyla karşılaşmaktan sakınır ve sürekli ahlaklarını güzelleştirmek için çaba harcarlar. Aynı zamanda Allah'ın rızasını, hoşnutluğunu, sevgisini kazanmak için ellerinden gelen tüm çabayı gösterdiklerini vicdanen bilirler. Bu nedenle de sonsuz merhamet sahibi olan Allah'ın rahmetine ve cennetine kavuşabilecekleri konusunda büyük bir umut taşırlar. İşte bu iki hissi, yani korkuyu ve umudu aynı anda yaşadıkları için hiçbir zaman gösterdikleri çabayı yeterli bulmaz, kendilerini hata ve eksikliklerden muaf görmezler. "... Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar." (Rad Suresi, 21) ayetiyle de bildirildiği gibi, her an Allah'ın azabından sakınırlar. Allah'ın dinine şevkle sarılır, büyük bir çaba harcarlar. Allah korkuları, onları, yılgınlığa ya da gevşekliğe kapılmaktan kesin olarak alıkoyar ve şevklerini sürekli olarak ayakta tutar. Allah'ın, iman edip salih amellerde bulunanları cennetle müjdelemiş olduğunu bilmek de onları harekete geçirir ve canlandırır.
Görüldüğü gibi, müminlerin şevki cahiliye toplumunun şevk anlayışından tümüyle farklıdır. Onların gelip geçici heyecanlarının yanında müminlerinki Allah inancına dayalı sürekli bir coşkudur. Allah'ın bu kesintisiz şevklerine karşılık inananlara vaat ettiği müjde ise şöyledir:
"Müminlere müjde ver; gerçekten onlar için Allah'tan büyük bir fazl vardır." (Ahzap Suresi, 47)
Müminler arasında şevkle yarışıp öne geçenler vardır
Her insanın imanı, Allah'a olan yakınlığı ve bağlılığı bir değildir. Allah müminlerin de bu konuda kendi aralarında derece derece olduklarını bildirmiştir. Aralarında "yarışıp öne geçenler" olduğu gibi "orta bir yol tutanlar" ya da "kalplerinde hastalık olanlar" da vardır:
Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda yarışır öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir. (Fatır Suresi, 32)
Yarışıp öne geçenlere bu gücü veren elbette ki Allah'a olan bağlılıkları ve saygı dolu korkularıdır. İçlerindeki samimi iman onlara Allah'ın rızasını kazanma yolunda yarışıp öne geçecek kadar güçlü bir şevk kazandırmaktadır. Kuran'da, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla çaba harcayarak öne geçen bu kimselerin Allah Katında derece bakımından da üstün kılındığı bildirilmiştir:
Müminlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenler (çaba harcayanlar) eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cehd edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va'detmiştir; ancak Allah, cehd edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır. (Onlara) Kendinden dereceler, bağışlanma ve rahmet (vermiştir.) Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nisa Suresi, 95-96)
"Orta yolu tutanlar" ise Allah'ın rızasını kazanmak için canla başla çaba harcamak varken ortalı bir yol izlemeyi tercih eden kimselerdir. Bu kimselerin ahiretteki durumu elbette yarışıp öne geçenlerle aynı olmayacaktır.
Allah ayrıca "içinizden ağır davrananlar vardır" (Nisa Suresi, 72) ayetiyle mümin topluluğu içinde şevk bakımından geri kalan üçüncü bir grup insana dikkat çekmektedir. Yukarıda Fatır Suresi'ndeki ayette bildirildiği gibi bu insanlar kendi nefislerine zulmetmektedirler. Kuran’a göre bu kimselerin ahirette alacakları karşılık da farklı olacaktır. Yarışıp öne geçenler Allah Katında "büyük derecelerle" karşılık görürken, şevksiz ve ağır davrananlar tevbe edip bu durumlarını düzeltmezlerse yaptıklarının "boşa gittiğini" göreceklerdir. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenlerin Allah Katında büyük dereceleri vardır. İşte 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır. (Tevbe Suresi, 20)
... İşte onlar iman etmemişlerdir; böylece Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu Allah'a göre pek kolaydır. (Ahzap Suresi, 19)
ŞEYTANIN MÜMİNLERİN ŞEVKİNİ KIRMA ÇABALARI

Önceki satırlarda müminlerin kalplerindeki şevk ve heyecanın hayatlarının sonuna kadar son bulmadığından, her an canlı ve güçlü olduğundan bahsettik. Ancak unutmamak gerekir ki müminlerin şevkindeki bu süreklilik ve istikrar, tümüyle onların samimi imanlarından kaynaklanır. Yoksa dünya hayatında yaratılan imtihanın bir gereği olarak şeytan bu yönde sürekli olarak ciddi bir savaş vermekte ve müminleri güçsüzleştirip cansızlaştırmak, heyecanlarını ve şevklerini kırmak için tüm gücüyle çabalamaktadır.
Şeytanın dünyadaki hedefi, boş kuruntu ve vesveseler fısıldayarak insanları içten içe aldatmak ve böylece yıkıma sürüklemektir. Ayetlerde şeytanın bu yönde gösterdiği faaliyet, yine şeytanın "Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim…" (Nisa Suresi, 119) sözleriyle ifade edilmiştir.
Şeytan tüm insanlara olduğu gibi inananlara da çeşitli yollarla yaklaşmaya, hayırlı ve güzel olan şeyleri onlara şer gibi göstermeye çalışır. Bazı olayları çözümsüz gibi göstererek, yarı yolda geri döndürmek, hayırlı işleri yarım bıraktırmak ister. Olayları zor göstererek, insanları yılgınlığa düşürmeye, ümitsizliğe sevketmeye çabalar. Tembelliği teşvik ederek olayları ağırdan almalarını, iradesizlik göstermelerini ister.
C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\AYET\ayet32.jpg

Ancak Kuran'da şeytanın tüm bu çabalarının ve hilesinin aslında son derece zayıf olduğuna dikkat çekilmiştir:
(Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez. (Nisa Suresi, 120)
... Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır. (Nisa Suresi, 76)
Kuran'da imanı tam olarak kavrayamadıkları bildirilen kimseler ise, akıllarını ve vicdanlarını gereği gibi kullanmamalarından dolayı, şeytanın bu tuzağına kolaylıkla düşebilirler. Çünkü bu insanlar, dilleriyle iman ettiklerini söyleyen ama aslında kalplerinde imanın derinliğini yaşamayan kimselerdir. Bundan dolayı Allah'ın rızasını ve cennetini değil de dünya hayatının geçici süslerini elde etmeyi hedeflerler. Amaçlarının aslında müminlerden tamamen farklı olmasından dolayı şeytanın çağırdığı hayatı çekici bulur, onun çağrısına icabet ederler. Oysa şeytan her konuda olduğu gibi bu konuda da insanları sadece boş bir aldanışa ve sonsuz azap yurdu olan cehennemin ateşine çağırmaktadır.
Samimi müminler ise, yaşamlarını Kuran ahlakı doğrultusunda şekillendirdikleri için şeytanın kendilerine nasıl tuzaklarla yanaşmaya çalışacağını, yaptığı hilenin aslında ne kadar zayıf olduğunu çok iyi bilen insanlardır. Bu nedenle şeytanın şevklerini kırmasına asla izin vermezler. Kuran'da müminlerin bu konuda gösterdikleri kararlı ve samimi tavır şöyle bildirilmiştir:
Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Şeytanın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşlerini bırakmazlar. (Araf Suresi, 200-202)

MÜMİNLERİN ŞEVKİ NASIL ANLAŞILIR?


İlk bölümden bu yana müminlerin şevk anlayışlarının ne kadar sağlam temellere dayandığına ve bundan dolayı da şeytanın şevk kırma yönündeki tüm çabalarının sonuçsuz kaldığına değindik. Bu bölümde ise müminlerin şevklerinin hangi tavırlarından anlaşılabileceğini anlatacağız.
Bu konuda öncelikle şunu söyleyebiliriz ki, kalbinde imanın heyecanını yaşayan bir insanın üstünlüğü ve farklılığı, onun hayatının her anında, gösterdiği her tavırdan, söylediği her sözden anlaşılır. Bu, öylesine belirgin bir tavır güzelliği oluşturur ki, aynı şevki kalplerinde yaşayan diğer müminler bu tavrın imandan ve Allah'a olan bağlılıktan kaynaklanan bir şevk ve heyecan olduğunu hemen fark ederler.
İnanmayanlara gelince onlar da bu kimselerdeki şevki, kararlılığı ve manevi gücü fark ederler. Ancak onlar gerçek imanı tanımadıkları, Allah'a gönülden bağlanmış olmanın ne demek olduğunu, imanın nasıl yaşandığını bilmedikleri için bu azmin ve coşkunun kaynağını kavrayamazlar. Ancak her ne kadar adını koyamasalar da yine de bu kimselerde, diğer insanlarda rastlanmayan türde gözü kara ve yiğit bir karakter olduğunu hemen anlarlar.
Bunun yanında şevkin insanın hangi tavırlarından anlaşılabildiği konusu müminler için büyük önem taşır. Zira insanların birbirlerinin imanlarının derinliği ve Allah'a olan yakınlıkları hakkında kesin bir fikir yürütebilmeleri mümkün değildir. Bu konunun bilgisi Allah Katında gizlidir.
Kimin samimi bir imana sahip olduğunu kimin ise kalbinde hastalık olduğunu bilen tek güç Allah'tır. Ancak Allah bu konuda müminlere yol gösterici olması için bir ölçü kılmıştır. Bu ölçü, müminlerin Allah'ı razı etme ve O'nun dinini yaşama konusunda gösterdikleri "şevk ve heyecan"dır. Bu şekilde müminler, gerçekten inanmış ve kendini gerçekten Allah'a adamış olan kimseleri kolaylıkla teşhis edebilirler. Aynı şekilde müminlerle büyük bir tezat teşkil eden şevksizlikleriyle dikkat çeken kimselerin zayıflıklarını da hemen fark edebilir ve bu kişileri imani yönden takviye edebilirler.
İlerleyen satırlarda müminlerin bu imani coşkularının hangi tavırlarından anlaşılabileceğine değineceğiz. Bu konuyu önemle vurgulamaktaki amaç ise daha önce de belirttiğimiz gibi tüm müminlerin, ulaşabildikleri son sınıra kadar şevklerini artırabilmek ve geride kalanları ya da ağır davrananları teşvik ederek onların da takva sahibi olabilmelerine vesile olmaktır.
Hayatlarının sonuna kadar Allah'a sadık kalmalarından...
İnsanlar hayatları boyunca kendilerine maddi ya da manevi açıdan menfaat sağlayabilecek pek çok fırsat ile karşılaşabilirler. Bu tür bir durumda çoğu kimse çıkar sağlama umuduyla o ana kadar değer verdiği herşeyden, hatta sevdiklerinden bile kolaylıkla vazgeçebilir. Öncesinde asla hiçbir şeye değişmeyeceklerini söyleyerek uğrunda pek çok zorluğa katlandıkları, şevkle sarıldıkları tüm konular bir anda bu kimseler için tüm önemini yitirebilir. Bu tutarsızlığın sebebi ise bu kimselerin "gerçek sadakati" yaşamıyor olmalarıdır. Kimi zaman basit bir çıkar umudu ya da önlerine çıkan küçük bir zorluk bile onları kolaylıkla sadakatsizliğe sürükleyebilmektedir.
C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\AYET\ayt.jpg
Sadakati en mükemmel şekilde yaşayan insanlar ise müminlerdir. Onlar Allah'a iman eder ve sonsuza kadar O'na sadık kalacaklarına dair söz verirler. Dünya hayatında karşılaşabilecekleri hiçbir şeyin Allah'ın rızasını ve hoşnutluğunu kazanmaktan daha kıymetli olamayacağını bilirler. Çünkü sadık olmaya en layık olanın sadece Yüce Allah olduğunu kavramışlardır. Onların sadakatlerindeki bu kararlılığa Kuran'da şöyle dikkat çekilmiştir:
Müminlerden öyle erkek-adamlar vardır ki- Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiçbir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler. (Ahzab Suresi, 23)
Onlar Allah'ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri kesin sözü (misakı) bozmazlar. (Rad Suresi, 20)
Müminlerin Allah'a olan bu sadakatleri, aynı zamanda onların dine ne kadar şevkle bağlandıklarının da delilidir. Zira hiçbir dünya menfaati, maddi ya da manevi hiçbir çıkar teklifi onları Allah'a olan bağlılıklarından ve sadakatlerinden vazgeçiremez. Ve yine hiçbir şey onlara Allah'ın rızasını kazanmaktan daha sevgili ve çekici gelmez. Allah'a olan sadakatleri onları daima şevkle dine hizmet etmeye ve Allah'ın rızasını kazanacak işler yapmaya yöneltir. Kuran'da inananların, bu sadakatlerini şöyle dile getirdikleri bildirilmektedir:
De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (Enam Suresi, 162)
Allah onların bir ömür boyu şevkle sadakat göstermelerine karşılık onları mükafatlandıracağını bildirerek müjdelemektedir:
Çünkü Allah, (sözüne bağlı kalıp doğru olan) sadıkları sadakatlerinden dolayı mükafatlandıracak, münafıkları da dilerse azablandıracak veya tevbe (nasib edip tevbe)lerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Ahzap Suresi, 24)
Her an Allah'ın rızasının en çoğunu aramalarından...
Allah Kuran ayetleri ile tüm insanlara nasıl bir ahlaktan ve nasıl bir hayat şeklinden razı olacağını bildirmiştir. Allah'ın bu emrini en güzel şekilde yerine getirenler sadece "müminler"dir. İnsanların büyük çoğunluğu ise, Allah'ın beğendiği yaşam şeklinden haberdar olmalarına karşılık bunu göz ardı ederler. Çünkü bu insanların Allah'ın rızasını kazanabilmek gibi bir hedefleri yoktur. Müminler için ise Allah'ın rızasını ve sevgisini kazanabilmek herşeyin üzerinde ve herşeyden önemli bir konudur. Bu nedenle Kuran'da bildirilen her ayeti büyük bir titizlikle uygulamaya çalışırlar. Bu konuda hayatları boyunca bir an olsun taviz vermemeleri de onların şevklerini ortaya koyan önemli bir delildir. Öyle ki Allah'ın rızasını kazanma uğruna nefislerine zor gelen bir durumla da karşılaşsalar, onlar yine de bu konuda hiçbir zaman için en ufak bir yılgınlık göstermezler. Aksine en zor görünen işleri bile büyük bir şevkle yerine getirirler.
Müminlerin Allah'ın rızasını kazanma konusunda ne kadar şevkli olduklarını gösteren diğer bir dikkat çekici tavırları da onların her zaman için "Allah'ın rızasının en çoğunu" arıyor olmalarıdır. Bunun anlamı, müminlerin pek çok seçenek ile karşı karşıya oldukları durumlarda bunlar arasından Allah'ın en çok razı olacağını umduklarını seçmeleridir. Bu konudaki ölçüleri ise Kuran ayetleri ve vicdanlarıdır.
Allah Kuran ile inananlara en hayırlı ve Allah Katında makbul olabilecek yaşam şeklini bildirmiş ve böylece onlara Kendi rızasının en çoğunu kazanmanın yollarını göstermiştir. Dahası müminlerin içlerinde hayatlarının sonuna kadar bir an bile ara vermeden onlara en doğru ve en hayırlı olanı fısıldayan vicdanları vardır. Vicdan, insanı her zaman için Allah'ı razı etmekten yana yönelten bir nimettir. Şevk sahibi insanlar da Kuran'a ve vicdanlarının seslerine en güzel şekilde uyarak, her zaman Allah'ın en razı olacağı şekilde hareket eden kimselerdir.
Müminlerin bu konudaki şevklerine şöyle bir örnek verebiliriz: Allah "Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle..." (İsra Suresi, 53) ayetiyle insanların birbirlerine "sözün en güzelini" söylemelerini bildirmiştir. Sadece güzel bir söz söylemek de insanlara Allah'ın rızasını kazandırabilecek bir tavırdır. Ancak "sözün en güzelini söylemek" kişiye Allah'ın rızasının en çoğunu kazandıracak, Allah Katındaki ecrini fazlasıyla artıracak bir davranıştır. Çünkü Allah Kuran'da bu tavrın daha hayırlı olduğunu bildirmiştir.
Bunun gibi yine Allah ayetlerinde yapılan bir kötülüğe misliyle karşılık verilebileceğine, ancak affetmenin ve karşı tarafa örnek bir tavır sergileyerek onu ıslah etmenin daha hayırlı bir davranış olacağına şöyle dikkat çekmiştir:
Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür. Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup-sağlarsa) artık onun ecri Allah'a aittir. Gerçekten o zalimleri sevmez. (Şura Suresi, 40)
Ayetteki ifadeden de anlaşılacağı gibi kişiye yaptığı kötülüğün karşılığını vermek Allah'ın rızasını kazanmaya uygun bir davranıştır. Ancak buna rağmen affedip bağışlamak Allah Katında makbul tutulan ve kişiye Allah'ın rızasının en çoğunu kazandıracak olan bir tavırdır. İnsanın haklı olduğu bir durumda da, kötülük gördüğü bir kimseyi, öfkesini yenerek affedebilmesi üstün bir ahlakın göstergesidir. Zira böyle bir durumda kişi yalnızca Allah'ın rızasını daha fazlasıyla kazanabilmek için nefsinin isteklerini yenmekte ve güzel bir sabır göstererek alttan almaktadır. Bu kişi, "Kim sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu azme değer işlerdendir." (Şura Suresi, 43) ayetiyle de hatırlatıldığı gibi, sabretmenin ve affetmenin daha hayırlı olduğunu bilmektedir.
Şevk sahibi kimselerin farklılıkları, her zaman için en hayırlı olan davranışları, asla yılmadan ve gevşeklik göstermeden seçmeleriyle ortaya çıkar. Nasıl bir ortamda bulunurlarsa bulunsunlar bu kimseler Allah'ın rızasının en çoğunu aramakta kararlılık gösterirler. Müslümanların imanlarından kaynaklanan bu şevklerine karşılık Allah, onları kurtuluşa ulaştıracağını, karanlıklardan nura çıkaracağını ve doğru yola ileteceğini bildirerek onlara müjde vermektedir:
Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)
Dinin menfaatlerini her zaman için kendi menfaatlerinden üstün tutmalarından...
Önceki bölümlerde söz ettiğimiz gibi, cahiliye toplumunda insanların çoğu, yaşadıkları topluma, insanlarla olan ilişkilerine hatta en yakın dostlarına bile menfaat gözüyle bakarlar. Herhangi bir çıkar çatışması söz konusu olduğunda ise hiç tereddütsüz kendi menfaatlerinden yana tavır koyar ve en değer verdikleri insanları bile bir anda gözden çıkarabilirler. Çünkü bu kimseler için kendi menfaatlerini korumak herşeyden ve herkesten öncelikli bir konudur.
Müminler için ise durum çok farklıdır. Öncelikle onlar için şahsi menfaat gibi müstakil bir amaç yoktur. Onlar için ancak dinin ve müminlerin menfaatleri söz konusudur. Kendi menfaatleri zaten dinin ve müminlerin menfaatlerinin gözetilmesiyle, olabilecek en mükemmel şekilde korunmuş olur. Bunun dışında dünyevi anlamda bir menfaat kaygısına asla kapılmazlar. Dünya hayatında onlar için asıl önemli olan Allah'ın rızasını en fazlasıyla kazanabilmektir. Çünkü onlara dünyada ve ahirette asıl fayda sağlayacak olan burada elde ettikleri menfaatler değil "Allah'ın rızası" olacaktır. Allah'ın rızası ise, daima dinin ve müminlerin menfaatinden yana hareket etmektir. İşte bu bilinci alan müminler büyük bir şevkle hareket eder ve her zaman için dinin menfaatlerinden yana düşünürler.
Burada "dinin menfaatleri" derken neyin kastedildiğini açıklamakta fayda vardır. Allah dinini tüm insanlara bir yol gösterici olarak göndermiştir. Dinin gereklerini, Kuran ahlakının güzelliğini, İslam'ın insanlığa getirdiği maddi ve manevi tüm faydaları, diğer insanlara anlatmak ise Müslümanlara verilmiş bir sorumluluktur.
Müslümanlar bu sorumluluğu hem bizzat kendileri yaşayıp çevrelerindekilere örnek olarak, hem de sözlü veya yazılı şekilde insanlara anlatarak yerine getirirler. Tek bir insanın bile ahiret kurtuluşuna vesile olabilmek, Müslümanlar açısından önemli bir ibadettir. İşte burada dinin menfaati olarak kastedilen ana konulardan biri budur. Müslümanlar dini tebliğ edebilecekleri, toplumun ve insanların maddi-manevi huzura kavuşmasına, kötülüklerin, haksızlıkların, zulmün, ahlaksızlığın önünün kesilmesine vesile olabilecekleri durumlarda asla kendi çıkarlarını düşünmezler.
Bu tarz bir durumda müminler gerekirse kendi haklarından da feragat ederler. Kimilerinin aklına Müslümanların bu samimi tercihleri nedeniyle "safça" davrandıkları gibi yanlış bir düşünce gelebilir. Toplum arasında sıkça kullanıldığı gibi "dünyayı kurtarmak sana mı kaldı" mantığıyla düşünenler olabilir. Ancak durum bu kişilerin sandıkları gibi değildir. Müminler kendi menfaatlerinden vazgeçerken dünyaya yönelik herhangi bir hesap içerisinde değildirler. Onlar yaptıkları fedakarlığın karşılığını Rabbimiz'den çok daha güzeliyle beklemektedirler. Bu nedenle de büyük bir şevk içinde hizmet eder, güzel ahlakı tebliğ eder, insanları ebedi kurtuluşa davet ederler. Allah onların şevkli kararlılıklarına karşılık, onlara feragat ettiklerinden daha hayırlısını vereceğini müjdelemiştir. Dolayısıyla da kendi şahsi menfaatlerini bir yana bırakıp dinin menfaatlerini gözeten bir insan aslında dünyada ve ahirette kendi adına olabilecek en fazla yararı elde etmiş olur. Çünkü gösterdiği şevk dolu tavrıyla hem Allah'ın rızasını kazanacak hem de ayette bildirildiği gibi "dünyada ve ahirette güzel bir hayatı" ümit edecektir.
Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)
Müminlerin bu konudaki şevkli tavırlarına günlük hayatın pek çok aşamasında rastlamak mümkündür. Sözgelimi yüklü miktarda bir kazanç elde etmek üzere olan bir mümin, topluma ve insanlara farklı bir yönde faydası olacağını görürse, hiç tereddüt etmeden kendi işini bir kenara bırakıp, daha aciliyetli olan ancak kendisine dünyadan yana hiçbir çıkar sağlamayacak olan hayırlı bir işe yönelebilir. Ya da kendi ihtiyaçları doğrultusunda harcamayı planladığı bir parayı, Kuran ahlakının anlatılması açısından daha faydalı ve verimli olacağını düşündüğü bir hayır işine derhal kanalize edebilir. İşte şevk sahibi bir mümin böyle bir olay karşısında da kendi işlerini hemen bir kenara bırakıp hiçbir sıkıntı duymadan dinin hizmetine koşar.
C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\AYET\çalışma.jpg
Böyle bir durumda kişinin büyük bir şevkle kendi haklarından feragat edebilmesi, tüm bunların kendisi için bir kayıp değil aksine bir kazanç olduğunu bilmesinden kaynaklanır. Belki maddi açıdan elde edebileceği yüklü bir karı göz ardı edecek, hatta belki de görünürde maddi bir kayba uğrayacak ancak herşeyin üzerinde tek kazanç olan "Allah'ın rızası"nı kazanmış olacaktır. Ayrıca mümin, malı verenin de alanın da Allah olduğunu bilmektedir. Onu rızıklandıracak, malına bereket verecek ya da kazancını artıracak olan Allah'tır. Dolayısıyla iman eden bir insanın bu konuda hırs yapmasını ya da endişelenmesini gerektirecek bir konu yoktur. Allah, Kuran'ın "Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır..." (Yunus Suresi, 26) ayetiyle müminlerin gösterdikleri güzel ahlaka ve şevkli çabaya karşılık onlar için daha güzel bir karşılık olduğunu bildirmiştir.
Şunu da belirtmeliyiz ki, müminlerin dinin menfaatlerini kendi menfaatlerinden öncelikli tutmaları sadece maddi konular için geçerli değildir. Kimi zaman da manevi yönde bir fedakarlıkta bulunmaları söz konusu olabilir. Örneğin yorgun, aç ya da uykusuz oldukları bir sırada hizmete yönelmeleri gerekebilir. Müminler böyle bir durumda hiç üşenmeden, ağırlık göstermeden şevkle hemen harekete geçerler. Çünkü onlar maddi veya manevi fedakarlıkta bulunmayı bir zorluk olarak değil, Allah’ın kendileri için yarattığı özel bir fırsat olarak değerlendirirler. Bunlar Allah'a yakınlaşmak ve O'nun rızasını kazanmak için can atan müminlerin şevkle bekledikleri ortamlardır. Bu nedenle de kendi ihtiyaçlarını karşılayamamış olmaktan dolayı en ufak bir huzursuzluğa kapılmaz, en faydalı olan hizmet neyse ona yönelirler. Hiç kuşku yok ki bu konuda gösterdikleri şevk ve kararlılık, imanlarının ve dine nasıl içtenlikle sarılmış olduklarının göstergelerindendir.
Güzel ahlakı yaşamakta kararlılık göstermelerinden...
Dünya hayatında kendisine Allah'ın rızasını kazanmayı amaç edinen bir kimse, Allah'ın beğendiği güzel ahlakı en güzel şekilde yaşama konusunda da büyük bir şevk gösterir. Allah'a gönülden iman etmemiş olan, O'nun rızasını kazanmak için içinde herhangi bir şevk ya da istek duymayan kimseler için ise bu büyük bir zorluktur. Çünkü güzel ahlak, vicdanı ve iradeyi en mükemmel şekilde kullanmayı gerektirir. Kalbinde imanın şevkini ve heyecanını hissetmeyen insanlar bu vicdan ve irade duyarlılığını gösteremezler. Bu nedenle de güzel ahlakı tam anlamıyla yaşayamazlar.
Dine şevkle sarılan müminler ise Allah'ın Kuran'da bildirdiği ahlak modelini hiç zorlanmadan büyük bir zevkle yaşarlar. Kimi zaman onların da nefislerine zor gelen durumlar olabilir, ancak onlar buna rağmen nefislerini yenip Allah için güzel ahlakta kararlılık gösterir ve bunu başarabilmiş olmaktan dolayı da büyük bir haz duyarlar.
Kimi zaman zorluk ya da sıkıntıyla karşılaşır ama cesur bir karakter sergilerler. Ya da öfke duyulabilecek bir tavırla karşı karşıya kalır, ama güzel bir sabır gösterir ve öfkelerini yenerler. Kötü bir tavra güzellikle ve iyilikle karşılık verirler. Haklı oldukları halde haksızlığa karşı alttan almayı, bağışlamayı tercih ederler. En zor ya da en sıkıntılı anlarda bile kendi haklarından seve seve vazgeçer, büyük bir şevkle başkalarına öncelik tanırlar. İnananlar için fedakarlıkta bulunmayı zevkle kabul ederler. Bir kusur ya da hata işlediklerini fark ettiklerinde bu durumu telafi etmek için canla başla samimi bir çaba sarf ederler. Kendileri de ihtiyaç içinde oldukları halde, Allah'ın emri gereği ellerindekini seve seve yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara ve diğer ihtiyaç içerisinde olanlara verirler. Kendi çıkarlarını zedeleyecek de olsa hiçbir zaman için adaletten taviz vermez, şahitliklerinde dürüst bir tavır sergilerler. Kimsenin kusurunu araştırmaz, kimsenin arkasından konuşmazlar. Ve hepsinden önemlisi tüm bu güzel ahlak örneklerini yaşamakta, hayatlarının sonuna kadar büyük bir sabır ve kararlılık gösterirler.
Tüm bu güzel ahlak özelliklerini yaşayabilmek ise ancak imanın getirdiği şevk ile mümkün olabilmektedir. Muhakkak ki Müslümanların da nefisleriyle çatıştıkları ya da şeytanın kışkırtmalarıyla karşı karşıya kaldıkları anlar olmaktadır. Ancak buna rağmen vicdanlı kullar, Allah'a olan bağlılıklarından ve O'na yakınlaşmak için duydukları şevkten dolayı Allah'ın beğendiği ahlakı yaşamakta kararlılık göstermektedirler.
Mallarını ve canlarını Allah'a teslim etmiş olmalarından...
Mal ve can kavramları cahiliye toplumunun en önem verdiği ve belki de yaşamlarının asıl amacı haline getirdikleri iki önemli konudur. Hayatları boyunca bu iki konuda itibar elde edebilmek ve üstünlük sağlayabilmek için yaşarlar. Nitekim Kuran'da mal biriktirerek, toplumda itibar elde edebilmenin insanların çoğunda bir tutku halinde olduğuna şöyle dikkat çekilmiştir:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)
Kuran'ın "Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz..." (Al-i İmran Suresi, 186) ayetiyle tüm bunların insanlar için bir deneme konusu kılındığı bildirilmiştir. Ancak bu gerçeği göz ardı eden cahiliye toplumu insanları, içlerindeki bu şehvet nedeniyle mallarına ve canlarına karşı tutku derecesinde bir bağlılık gösterirler. En korktukları konu sahip oldukları ya da övündükleri şeylere bir zarar gelmesidir. Çünkü bu durumda hayattaki asıl amaçlarını yitirmiş olacaklardır. Bu nedenle tüm yaşantılarını, mallarını ve canlarını korumaya ve bu uğurda menfaat elde etmeye adarlar. Bu konudaki kararlı tavırları ise, onların dünya hayatını ve onun çekici süsleri olan mal ve can gibi değerleri Allah'ı razı etmekten daha önemli görmelerinden kaynaklanmaktadır.
Müminler ise cahiliye insanlarının uğruna hayatlarını adadıkları bu değerleri Allah'ın rızasını ve cennetini kazanabilmek için hiç düşünmeden bir kenara koymuşlardır. Çünkü onların asıl amaçları malca ya da makamca güçlenip dünya hayatında itibar elde edebilmek değil, Allah'ın rızasını kazanabilmektir. İman edenler Allah’a kulluk etmeleri için yaratıldıklarını ve dünya hayatında malları ve canlarıyla denenmekte olduklarını bilmektedirler.
Bunun yanında inanan bir insan, sahip olduğu her nimetin asıl sahibinin Allah olduğunun da şuurundadır. Allah tüm nimetleri zaten dünya hayatında kullanması için kendisine bir emanet olarak vermiştir ve dilediği anda hepsini geri almaya kadirdir. Çünkü Allah evrendeki herşeyin hakimidir. İnsanın canı yani bedeni zaten altmış ya da yetmiş sene sonunda çürüyüp toprağa karışacak, malı ise ahirette ona hiçbir şekilde fayda sağlamayacaktır. Eğer insan elindeki imkanları Allah'ın rızasını kazanmak için kullanacak olursa, dünyada da ahirette de güzellikle karşılık bulacaktır. İşte bu gerçeğin farkında olan müminler mallarını ve canlarını Allah yolunda kullanmak üzere, daha en başından Allah'a teslim etmişlerdir ki bu teslimiyeti sağlayan da ancak kalplerinde yaşadıkları imanın şevkidir. Kuran'da bu durum şöyle anlatılmaktadır:
Hiç şüphesiz Allah, müminlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır… (Tevbe Suresi, 111)
Ayetin devamında ise müminlere, "yaptıkları bu alışverişten dolayı sevinip müjdeleşmeleri" hatırlatılmıştır. İşte bu nedenle müminler de kalplerinde bu müjdenin sevincini ve şevkini taşıyarak hareket ederler. Gerektiğinde mallarını Allah'ın rızasını kazanabilecekleri hayırlı bir yolda hiç düşünmeden seve seve harcarlar. Canlarıyla da sonuna kadar dine hizmet etmeye ve Allah'ın rızasını kazanacak salih amellerde bulunmaya çalışırlar. Elbette ki Allah yolunda gerektiğinde mallarına ya da canlarına zarar gelebileceğini de bilirler. Ancak onlar bunu zaten daha en başından göze almışlardır. Çünkü onlar bunu bir zarar olarak değil aksine bir kazanç ve bir güzellik olarak görmektedirler.
Kuran'da inananların Allah'ın rızasını kazanmak için karşılaşabilecekleri her zorluğu sevinçle karşıladıklarından ve bunları birer güzellik olarak nitelendirdiklerinden şöyle bahsedilmiştir:
De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." De ki: "Siz bizim için iki güzellikten (şehidlik veya zaferden) birinin dışında başkasını mı bekliyorsunuz? Oysa biz de, Allah'ın ya Kendi Katından veya bizim elimizle size bir azab dokunduracağını bekliyoruz. Öyleyse siz bekleyedurun, kuşkusuz biz de sizlerle birlikte bekleyenleriz. (Tevbe Suresi, 51-52)
İşte müminlerin bu sözleri onların kalplerinde yaşadıkları şevkin ne denli güçlü olduğunu göstermektedir. Müminlerin mallarını ve canlarını nasıl büyük bir şevkle Allah'a teslim ettiklerine dair Kuran'da Peygamberimiz (sav) döneminde yaşanan bir örnek aktarılmıştır. Peygamber Efendimiz (sav)'in döneminde yapılan bir savaşa katılabilmeyi içten arzu eden ancak bunun için gerekli olan bineği bulabilmek için her gidişlerinde peygamberden "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum" sözlerini duyarak geri dönmek zorunda kalan müminlerin durumu şöyle anlatılmıştır:
Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum" dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur. (Tevbe Suresi, 92)
Bu örnek, salih bir Müslümanın Allah yolunda malını ve canını nasıl seve seve ortaya koyabildiğinin ve bu uğurda nasıl istek duyduğunun açık bir göstergesidir. Elbette her ortama, her döneme göre bir müminin göstermesi gereken hizmetin şekli de değişebilir. Örneğin Peygamberimiz (sav) dönemindeki ortamda Müslümanların haklarının fiilen savunulması gerekmiştir. Ancak içinde yaşadığımız dönem fikri bir mücadele gerektirmektedir. İşte Müslümanların şevkle yapmaları gereken hizmet fikri alanda olmalıdır. Kuran ahlakının yaşanması ve güzelliklerinin insanlara anlatılması konusunda ciddi fedakarlıklar gösteren her insan Rabbimiz'den bunun güzel sonucunu umabilir. Kuran'da dünyada sahip oldukları herşeyi Allah için şevkle ortaya koyanların ahirette alacakları karşılık şöyle bildirilmiştir:
Allah'a güzel bir borç verecek olan kimdir? Artık Allah, bunu onun için kat kat arttırır. Onun için 'kerim (üstün ve onurlu) bir ecir vardır. (Hadid Suresi, 11)
Hayırlarda yarışıp öne geçmelerinden...
Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. (Al-i İmran Suresi, 114)
Allah’ın Kuran'da, "... Artık hayırlarda yarışınız ..." (Maide Suresi, 48) emri ile dikkat çekilen yarış, cahiliye toplumlarında yaşanan türde "birbirini ezme" yarışı değil, tam aksine güzellikleri ve hayırları artırma yarışıdır. Çünkü müminlerin yarışmaktaki amaçları dünyevi bir çıkar elde etmek ya da insanlar arasında bir üstünlük oluşturmak değildir. Onlar sadece Allah'ın emirlerini yerine getirmekte, O'nun beğendiği ahlakı yaşamakta ve Rabbimiz'i razı etmekte yarışırlar.
Böylesine bir yarışa girmeleri Allah korkularının ve imanlarının bir gereğidir. Zira kişinin iman konusundaki samimiyeti ve ihlası, Allah'ın rızasını kazanmak için harcadığı çaba ile ölçülebilir. Allah'a ve ahirete iman eden bir kimse, daha önce de belirttiğimiz gibi Allah'ın rızasını en fazlasıyla kazanabilmeyi ve Allah'a en yakın insan haline gelebilmeyi hedefler. Allah'ın kendisinden hoşnut olmasını, kendisine rahmet etmesini ve cennetine layık görmesini ister. Bu nedenle de elinden gelen en fazla çabayı harcar. Aklını, vicdanını ve tüm kapasitesini olabilecek en iyi şekilde kullanarak Kuran ahlakını ve dinin hükümlerini en mükemmel şekilde yaşamaya çalışır. Nitekim Kuran'da müminleri Allah Katında öne geçiren unsurun böylesine bir çaba ile hayırlarda yarışmaları olduğu bildirilmiştir:
İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler. (Müminun Suresi, 61)
Ayrıca "Onun duasına icabet ettik, kendisine Yahya'yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak Bize dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi." (Enbiya Suresi, 90) ayetiyle, Hz. Zekeriya'nın tavrı örnek verilmiş ve hayırlarda yarışmanın peygamberlerde de görünen bir özellik olduğuna dikkat çekilmiştir. Allah'ın Kuran'da yaşamlarından örnek verdiği peygamberler de, hayatlarını Allah'ın rızasını kazanma konusunda bir yarış içinde geçirmişlerdir. Kendilerine peygamber ahlakını örnek alan müminler de aynı şekilde onların Allah'ın rızasını kazanma konusunda gösterdikleri bu yolu izlerler.
Müminlerin hayırlarda yarışmalarının bir diğer nedeni de dünya hayatının çok kısa, ölümün de çok yakın olduğunun bilincinde olmalarıdır. Her an ölebileceklerini ve böyle bir durumda da Allah'ın rızasını kazanmakta yeterli çabayı göstermemiş olmaktan dolayı ahirette büyük bir pişmanlık duyabileceklerini bilirler. Çünkü ahirete geçişten sonra insanın bir daha dünyaya geri dönüp de hayırlarda yarışması, salih amellerde bulunması mümkün değildir. İşte bu nedenle de Müslümanlar daha çok hayır kazanma konusunda zamana karşı büyük bir yarış içerisine girerler. Dünya hayatında kendilerine tanınmış olan süre içerisine hayırdan yana olabildiğince fazla şey sığdırmaya çalışırlar. Bu doğrultuda karşılarına çıkan her işe şevkle talip olur ve her fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışırlar. Salih Müslümanların bir duası Kuran'da şöyle belirtilmiştir:
"Ve onlar: "Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl," diyenlerdir." (Furkan Suresi, 74)
Ayette görüldüğü gibi inananların Allah'a olan "bizi takva sahiplerine önder kıl" şeklindeki duaları da onların hayırlarda yarışma konusundaki şevklerini ortaya koymaktadır.
Müslümanlar bu şevk ve kararlılıkla, Allah'ın "Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et." (İnşirah Suresi, 7) emrini en güzel şekilde yaşarlar. Bir an bile boş bir vakit geçirmemeye çalışır, insanın hiçbir zaman için Allah'ın rızasını kazanma konusunda kendisini yeterli göremeyeceğini bilerek şevk ve istekle hayırlarda yarışırlar. Dünya hayatında geçirdikleri her saniyeden hesaba çekileceklerini, vicdanlarını kullanmadıkları ya da daha hayırlısı varken boş bir işe daldıkları her andan sorumlu tutulacaklarını unutmazlar. Bu nedenle de kendi ihtiyaçlarından arta kalan vakitlerini sürekli “hayırlı” bir arayış içerisinde geçirirler.
Allah'ın rızasını kazanmak uğruna bedenen veya zihnen yorulmanın insan için büyük bir kazanç olduğunun farkındadırlar. Bu nedenle bu yorgunluğu cahiliye toplumunun algıladığı gibi rahatsızlık verici bir yorgunluk olarak görmezler. Onlar bunu ahiretleri için önemli bir fırsat olarak görür, şevkle ve neşeyle Allah için yorulmaya, bir işlerinden boşalır boşalmaz kendilerine Allah'ın rızasını kazandıracak bir başka işe yönelmeye devam ederler. Çünkü onlar, dünya hayatlarında gösterdikleri bu ciddi çabanın "Kim de ahireti ister ve bir mümin olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır." (Isra Suresi, 19) ayetinde de bildirildiği gibi, en güzel şekilde karşılık bulacağını bilmektedirler.
C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\AYET\ayet52.jpg
Böyle salih kullar, Allah'ın izniyle, dünyada iken durmaksızın çaba harcayarak yarışıp öne geçmelerine karşılık ahirette sonsuza kadar en güzel mekanlarda konaklayacak ve nimetler içerisinde ağırlanacaklardır:
Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir. İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır. Nimetlerle-donatılmış cennetler içinde; Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden, Birazı da sonrakilerden. 'Özenle işlenmiş mücevher' tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı yaslanmışlardır. (Vakıa Suresi,10-16)
Allah dünya hayatında Allah'ın rızasını kazanmak için yorgunluğa talip olanlara ahirette hiçbir yorgunluk dokunmayacağını da müjdelemiştir:
Orda onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz ve onlar ordan çıkarılacak değildirler. (Hicr Suresi, 48)
"Ki O, bizi Kendi fazlından (ebedi olarak) kalınacak bir yurda yerleştirdi; burada bize bir yorgunluk dokunmaz ve burada bize bir bıkkınlık da dokunmaz." (Fatır Suresi, 35)
Zorluk ve sıkıntılara karşı güzel bir sabırla sabretmelerinden...
Allah "O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı..." (Mülk Suresi, 2) ayetiyle dünya hayatının bir imtihan ortamı olduğuna dikkat çekmiştir. Gerçekten de dünya hayatında meydana gelen lehte ya da aleyhte gibi görünen çeşitli iniş çıkışlar, insanların gerçek karakterlerinin anlaşılabilmesi bakımından oldukça önemlidir. Özellikle de zorluk anları, insanların samimiyetlerini ortaya koyan en önemli anlardır.
Müminlerin en dikkat çekici özelliklerinden biri ise zorluk anlarında da, refah ortamlarında da aynı karakteri, aynı samimiyeti ve şevki muhafaza ediyor olmalarıdır. Bunun en önemli sebebi ise onların "zorluk" kavramına olan farklı bakış açılarıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi onlar, zorluk ortamlarını Allah'a olan bağlılıklarını ve imanlarının gücünü ispatlayabilecekleri önemli bir fırsat olarak değerlendirirler. Bunun "kalbinde hastalık olan kimseler" ile "Allah'a gönülden iman etmiş olan kimseleri" birbirinden ayırmak için Allah’ın özel olarak yarattığı bir durum olduğunu bilirler. Bu nedenle de zorlukları bir sıkıntı olarak değil, aksine bir nimet ve Allah'a yakınlaşmak için bir yol olarak görürler. Karşılarına çıkan tüm zorluklara, "Şu halde, güzel bir sabır (göstererek) sabret." (Mearic Suresi, 5) ve "Rabbin için sabret" (Müddessir Suresi, 7) ayetlerinde de bildirildiği gibi sabreder ve Allah'a tevekkül ederler.
"Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir..." (Bakara Suresi, 286) ayetiyle hatırlatıldığı gibi, Allah'ın kendilerine güçlerinin yeteceğinden fazla bir zorluk yüklemeyeceğini bilmenin güvenini ve rahatlığını yaşarlar. Eğer başlarına bir zorluk gelecek olursa bilirler ki bu, onların güçlerinin yeteceği, altından kalkabilecekleri ve sabırla karşılayabilecekleri bir olaydır. Bu yüzden de karşılarına çıkan her ne kadar çetin bir zorluk olursa olsun, onlar şevkle bu zorlukla mücadele eder ve her ne olursa olsun Allah'a karşı teslimiyetli bir tavır sergilerler.
Bunun yanında zorlukların, gelmiş geçmiş tüm inananların karşılaştığı bir durum olduğunu da bilirler. Allah'ın ayette vaat ettiği üzere önceki kavimlerin karşılaştığı olaylar mutlaka kendi başlarına da gelecektir. Bu gerçeği bilen bir mümin henüz bu zorluklarla karşılaşmadan kendisini bunlara karşı hazırlamış olur. Her ne olursa olsun Rabbimiz'e sadık kalacağına, sabırda teslimiyette ve tevekkülde kararlılık göstereceğine ve Allah'tan razı olacağına dair Allah'a söz (ahid) verir. "… Allah'a verilen söz (ahid) ise, (ağır bir) sorumluluktur." (Ahzap Suresi, 15) ayeti gereği de ahdini mutlaka yerine getirir. Dayanılmaz bir açlık, fakirlik, korku, yaralanma hatta ölüm bile olsa bundan razı olur ve Rabbimiz'e karşı şükredici bir tavır gösterir. Binlerce zorluk ardı ardına da gelse, tüm hayatı durmaksızın bu zorluklar içerisinde de geçse o, yine de bunu bir güzellik olarak değerlendirir. Çünkü bu dünyadaki bir kaç on yıllık zorluğa Allah için güzel bir sabır gösterdiği takdirde, sonsuza kadar tek bir an için bile hiçbir sıkıntı yaşamayacağını bilmektedir. Allah'ın dilemesiyle bu şevk dolu tavrı ona nimetlerin en güzelini, Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazandıracaktır. Allah bir ayetinde iman edenleri zorluklarla deneyeceğini şöyle haber vermiştir:
"Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele." (Bakara Suresi, 155)
Ancak bu konuda unutulmaması gereken bir nokta daha vardır. Müminlerin zorluklara karşı sabretmeleri de cahiliye toplumunun yaşadığı sabır anlayışından farklıdır. Zira cahiliye insanları sabretmeyi karşılaştıkları zorluklara katlanmak olarak değerlendirirler. Müminler için zorluklar asla katlanılması değil, mücadele edilerek aşılması gereken olaylardır. Bu nedenle zorlukları aşabilmek ve refaha kavuşmak için akıllarını ve maddi manevi tüm imkanlarını en iyi şekilde kullanarak, karşılaştıkları bir zorluğa çözüm getirmeye çalışırlar. Bir yandan da Allah'ın kendilerine güç vermesi için ve karşılaştıkları zorlukları hafifletmesi için Allah'tan yardım dilerler. Kuran'da müminlerin bu dualarına şöyle yer verilmiştir:
"... Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara Suresi, 286)
İşte müminlerin zorluklar karşısında gösterdikleri bu güzel ahlak, samimi çaba, sabır ve teslimiyet onların şevklerini gösteren en önemli alametlerden biridir. Allah'a ve ahirete olan inançlarının gücü, onların zorluklar karşısında hiçbir şekilde yılgınlık göstermeden sonuna kadar şevkle mücadele etmelerini sağlar.
Zorluklar karşısında daha da şevklenmelerinden...
Müminlerin imanlarını ve şevklerini ortaya koyan en önemli delillerden birinin de zorluk zamanında gösterdikleri tavırlar olduğuna değindik. Müminlerin bu konuda dikkati çeken bir başka özellikleri de zorluk anlarında hiçbir şekilde yılgınlık göstermedikleri gibi aksine daha da şevklerinin artıyor olmasıdır. Şevklerindeki bu artışın en önemli sebebi, bu durumun Allah'ın bir vaadi olduğunu bilmeleridir.
Allah "Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?..." (Bakara Suresi, 214) ayetiyle, geçmişte yaşamış olan mümin topluluklarının denenmiş olduğu sıkıntılarla denenmeden insanların cennete giremeyeceklerini bildirmiştir. Dolayısıyla, müminlerin sıkıntılarla, zorluklarla karşılaşmaları Allah'ın değişmez kanununun, dinin bir gereğidir. Diğer bir deyişle bu şekilde denenmeleri, müminlerin önemli bir vasfıdır.
Allah'ın razı olacağı bir insan olabilmek, kişinin Kuran'da bildirilen ayetlerin tümünü birden karşılaştığı olaylarda uygulamasıyla mümkündür. Bu nedenle müminler Allah'ın peygamberlere, onlarla birlikte olan müminlere ve tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm inananlara yaşattığı bu ayetlerin kendi üzerlerinde de tecelli etmesini isterler. Elbette kendilerini bilerek bir zorluk içine sokmazlar ama zorluklarla karşılaştıklarında da, bu, onların şevklerinin daha da artmasını ve imanlarının daha da güçlenmesini sağlar.
Müminlerdeki bu şevk artışının bir diğer sebebi ise dünya hayatındaki zorlukların onların ahiret hayatlarındaki ecirlerini artırıp makamlarını yükselteceğini umuyor olmalarıdır. Çünkü zorluğa rağmen Allah'a sadık kalmış, yılgınlığa kapılmadan "Bu, Allah'ın ve Resulü'nün bize vadettiği şeydir; Allah ve Resulü doğru söylemiştir." (Ahzap Suresi, 22) diyebilenlerden olmuş olacaklardır.
Allah'ın rızasını umdukları her işi sevinç ve neşe ile yerine getirmelerinden...
Müminlerin şevklerini ifade eden bir başka özellikleri de, Allah'ın rızasını kazanmak ve dine hizmet etmek amacıyla yaptıkları her işi sevinç ve neşeyle yerine getiriyor olmalarıdır. Onların yaşadıkları bu neşe "iman neşesi"dir. İman neşesi, kalplerinde gerçek imanı yaşamayan kimselerin hiçbir şekilde taklit edemeyeceği, içten gelen, samimi bir neşedir. Çünkü bu, iman etmiş olmaktan kaynaklanan, Allah'ın rızasını, rahmetini ve sonsuz cennet hayatını ummanın verdiği bir neşedir.
Allah'a ve ahirete kesin bilgiyle iman etmeyen kimseler böyle bir neşeyi yaşayamazlar. Onlar neşeyi ancak kendilerine menfaat sağlayacak konularda gösterebilirler ki, bu da aslında cahiliye insanlarının yaşadığı neşe anlayışının bir benzeridir. Çünkü cahiliye toplumunda da insanlar ancak menfaat umdukları işler karşısında sevince kapılırlar. Ancak bu gelip geçici bir neşedir. Menfaat kaybı gibi bir durum neşenin yitirilmesi için yeterlidir.
İmanı kalplerine gereği gibi yerleştirmemiş olan kimseler de eğer Allah'ın rızasını kazanmaları nefislerine zor gelen bir iş yapmalarını gerektiriyorsa, bu durumda tüm neşelerini kaybederler. Dahası bu işi olabildiğince memnuniyetsiz bir tavırla yerine getirerek isteksizliklerini ve şevksizliklerini ifade etmeye çalışırlar. Çünkü onlar karşılığında maddi bir kazanç sağlamadıkları ya da herhangi bir ücret almadıkları bir işe harcanan zamanı, boşa geçen bir vakit olarak değerlendirirler. Allah'ın rızasını kazanabilmiş olmanın, alınabilecek tüm karşılıkların en güzeli ve en değerlisi olduğunun şuurunda değillerdir. Bu nedenle de sanki büyük bir külfet yüklenmiş ve büyük bir fedakarlıkta bulunuyormuş gibi bir tavır sergilerler. İşte müminlerin şevklerindeki farklılık da bu noktada ortaya çıkar. Yapılması gereken iş zor ya da zahmetli de olsa, onlar neşelerinden hiçbir şey kaybetmezler. Çünkü müminler Allah'a gönülden, yani isteyerek ve severek kulluk ederler. O'nun rızasını kazanabilecek salih bir ameli de aynı şekilde gönülden gelen bir şevkle yerine getirirler. İşte bu şevk de onların tavırlarına sevinç ve neşe olarak yansır.
Kalbinde hastalık olanların şevksizliklerinden etkilenmemelerinden...
İlk bölümde her insanın Allah'a olan imanının ve yakınlığının aynı olmadığına değinmiş, Allah'a gönülden bağlananlar olduğu gibi kalbinde hastalık bulunan kimseler de olduğuna dikkat çekmiştik. Müminlerin arasında yaşadıkları halde gerçekte iman etmemiş olan bu kimseler dilleriyle "iman ettiklerini" söylemekte, ancak hayatlarıyla bu sözlerini tasdik edecek bir tavır ortaya koymamaktadırlar. İmanlarındaki bu zayıflık nedeniyle de Allah'ı razı etme ve dini gereği gibi yaşama konusunda son derece şevksizdirler. Bu kimseler kendi şevksizliklerinden dolayı hem sözleriyle hem de tavırlarıyla iman edenlerin şevklerini kırmak ve onları yılgınlığa düşürmek isteyebilirler.
Ancak gerçekten inanmış olanlar ne bu sözlerden ne de tavırlardan etkilenmezler. Çünkü onlar Allah'ın, "Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah'ın va'di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler." (Rum Suresi, 60) ayetiyle bildirdiği gibi, çevrelerindeki bazı insanların bu şevksizliklerinin aslında kesin bilgiyle inanmıyor olmalarından kaynaklandığını bilmektedirler. Bu nedenle de şevklerini kaybetmedikleri gibi aksine bu kişilerin dine sahip çıkmadıklarını, Kuran ahlakının yayılması için hiçbir çaba harcamadıklarını gördükçe daha da mücadele azimleri artar. Hem onlara örnek olup Kuran ahlakını hatırlatmak hem de kendileri doğru olanı en güzel şekilde yaşamak için daha da şevklenirler.
Değerli İslam büyüğü Bediüzzaman Said Nursi, Allah rızası için samimi bir gayret içinde olan insanların, şevksiz insanlara nasıl yaklaştıklarını bir sözünde şöyle ifade etmiştir:
"Başkalarının füturu (gevşekliği) ve çekilmesi, ehl-i himmetin şevkini, gayretini ziyadeleştirmeye sebeptir. Zira, gidenlerin vazifelerini bir derece yapmaya kendini mecbur bilir ve bilmelidirler." (Kastamonu Lahikası, s.37)
Bediüzzaman'ın yukarıdaki sözüyle ifade ettiği gibi, kalbinde hastalık olan kimselerin dine hizmet etmekten kaçışlarını her görüşlerinde salih müminler dine daha da büyük bir şevkle hizmet ederler.
Şevksiz insanların Kuran ahlakını yaşamada ve insanlara anlatmada gösterdikleri gevşeklik, üzerlerinde çok büyük bir sorumluluk olduğunu bir kez daha hatırlatır. Gevşek insanların güzel ahlakı yaşamaktaki isteksizliklerini görmek müminlerin daha da güzel bir ahlak göstermelerine vesile olur. Kesin bilgiyle iman etmeyenlerin Allah'a ve elçilerine olan itaatsizliklerine karşılık inananlar anında "işittik itaat ettik" diyecek kadar itaatli bir tavır gösterirler.
Kalbine imanı yerleştirmemiş olanlar, bunlar gibi daha pek çok konuda müminler için -istemeden de olsa- hayra vesile olurlar. Ama hiçbir şekilde şevksizlikleriyle müminleri olumsuz yönde etkileyemezler. Çünkü Müslümanlar şevklerini ve imanlarını beraber oldukları insanların tavırlarına göre değil, Allah'ın rızasını ve beğenisini kazanmaya göre ayarlarlar. Dahası müminler bu kimselerin din konusundaki gevşekliklerini görmeseler dahi, yine de Allah'ın emirlerini yerine getirme konusunda olabilecek en fazla şevki gösterirler. Ancak bu kimseleri görmek onlar için bir nevi hatırlatma gibi olur ve onlar açısından hayra dönüşür. Gevşeklik gösteren kişi bu tavrıyla kendi ahiretini göz ardı ederken bir yandan da fark etmeden salih müminlerin şevkini kamçılamış, onları teşvik etmiş olur.

İNANANLARIN ŞEVK VE HEYECANI NASILDIR?

Heyecan kavramı, Kuran ahlakından uzak toplumlarda bazı olaylar karşısında yaşanan stres, panik, iç sıkıntısı gibi duyguları ifade eder. Bu heyecan insana haz değil aksine sıkıntı veren, zorluk çektiren bir duygudur. Müslümanların heyecanı ise, Allah'ın sanatına karşı duydukları, kendilerine verilen nimetler için hissettikleri, sonsuz cennet hayatını umarak yaşadıkları coşku hissidir.
Dini yaşamayan insanların bu sıkıntılı hisleri yaşamalarının ana nedenlerinden biri ise "tevekkülsüzlük"tür. Tevekkül, "Allah'ı vekil edinmek ve yalnızca O'na güvenip dayanmak"tır. Cahiliye insanları Allah'ın büyüklüğünü kavrayıp takdir edemedikleri için içlerinde böyle bir güven ve teslimiyet yaşamazlar. Allah'ı vekil edinmek yerine kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak şeylerden medet umarlar. Bu nedenle de korkularından ve cahiliye heyecanlarından hayatları boyunca kurtulamazlar.
Müminler ise Allah'a olan tevekkülleri sayesinde cahiliye toplumunun yaşamakta olduğu bu sıkıntı veren duygulardan tümüyle arınmışlardır. Onlar Kuran'da makbuliyetine dikkat çekilen iman heyecanını en derin şekilde yaşayan kimselerdir. Çünkü gördükleri her görüntünün bir hikmet üzerine yaratıldığını bilen ve bu hikmetleri görebilmek için üzerlerinde derin derin düşünen insanlardır.
Vicdanlarını en güzel şekilde kullanarak düşündükleri için, en ince ayrıntılarda gizlenen hikmetleri dahi kolaylıkla görürler. Bundan dolayı da aynı olaya karşı cahiliye insanlarından çok daha fazla duyarlılık gösterir, güzelliklerden daha büyük bir zevk alır ve çok daha derin bir heyecan hissederler. İman eden bir insan gördükleri karşısında şevk ve heyecan içindedir, çünkü hiç yoktan yaratıldığını ve böylesine renkli, yüz binlerce, milyonlarca yaratılış mucizesinin olduğu bir dünyaya geldiğini bilir, bunun heyecanını duyar. Her baktığı yerde Allah'ın eşsiz sanatını görmektedir, evren, yıldızlar, gökyüzü, güneş, ay, kelebekler, kuşlar, milyonlarca hayvan, bitkiler, meyveler... Mümin bütün bunlar karşısında heyecan duyar.
İlerleyen satırlarda müminlerin yaşadığı bu heyecanın ne kadar büyük bir nimet olduğuna değinecek ve müminlerin heyecan duydukları konulardan bazılarına dikkat çekeceğiz.
MÜMİNLER NELER KARŞISINDA HEYECAN DUYARLAR?
Allah'ın yaratma sanatına karşı duyulan heyecan...
İnsan gözünü çevirip de baktığı her yerde Allah'ın sanatının birbirinden hayranlık uyandırıcı delilleriyle karşılaşır. Bir ayette Allah şöyle bildirmiştir:
"Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Herşeyin üzerinde Rabbinin şahid olması yetmez mi?" (Fussilet Suresi, 53)
Müminler, Allah'ın evrenin her noktasında yarattığı düzenin mükemmelliği karşısında heyecana kapılırlar. Çünkü onlar bu harikalıkların ardındaki aklı, kudreti ve benzersiz sanatı görmekte ve Allah'ın büyüklüğünü düşünmenin zevkini yaşamaktadırlar.
C:\Users\kişi\Desktop\kus-.jpg
Öyle ki, gaflet halindeki insanların nasıl olup da bu harikalıklar karşısında duyarsız kalabildiklerini şaşkınlıkla karşılarlar. Sadece birkaç dakika olsun vicdanlarının sesini dinleyerek samimiyetle düşünmüş olsalar, onların da Allah'ın sanatı ve yüceliği karşısında müthiş bir heyecan duyacaklarını bilirler. Çünkü Kuran'ın pek çok ayetinde de dikkat çekildiği gibi Allah'ın yaratma sanatındaki kusursuzluk, vicdanını kullanan her insanın hemen görebileceği kadar etkileyicidir. Müminlerin Allah'ın yaratışındaki harikuladelikleri düşündüklerinde üzerlerinde meydana gelen etki bir ayette şöyle bildirilmiştir:
Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru."
(Al-i İmran Suresi, 191)
Vicdanlarının teşvik ettiği konularda samimiyetle düşünen müminler, ayette dikkat çekildiği gibi, göklerin ve yerin yaratılışının ardında Allah'ın sonsuz hakimiyetinin ve sonsuz kuvvetinin yer aldığını görürler. Allah'ın bunların her birinde yüzlerce, binlerce hikmet gizlediğini fark eder ve bu mükemmel düzen karşısında da büyük bir heyecan duyarlar. Ancak bu, insanı tedirgin eden ya da telaşlandıran cahiliye heyecanı değil, aksine insanın doğruya ulaşmasına yardımcı olan Rahmani bir heyecandır, bir coşkudur. Bu kavrayış ve heyecan onların Allah'tan başka kulluk edilecek bir ilah olmadığını çok daha iyi kavramalarının bir sonucudur. Müslümanlar çevrelerinde yaratılan sanatı ve ihtişamı düşündükçe, kendilerini yaratmış olan, tek dost ve vekilleri olan Allah'ın kudretini, gücünü ve büyüklüğünü çok daha iyi anlarlar. Hemen Allah'ı tesbih ederek saygıyla şanını yüceltir ve ayette geçen "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191) sözleriyle de ifade edildiği gibi azabından sakındırması için Allah'a sığınırlar.
Nimetlere ve güzelliklere karşı duyulan heyecan...
Nimetlerden ve güzelliklerden en çok etkilenen ve en fazla zevk alabilen kimseler müminlerdir. Çünkü onlar herşeyi Allah’ın yarattığını bilmekte ve karşılaştıkları her olaya, her varlığa Allah'tan kendilerine ulaşan bir nimet olarak bakmaktadırlar. Bu nedenle de aynı güzellik, onlar için diğer insanlarda olduğundan çok daha büyük bir anlam ifade etmektedir.
Güzelliklerden böylesine yoğun bir heyecan duymalarının bir sebebi de müminlerin diğer insanların göremediği detayları ve incelikleri fark edebiliyor olmalarıdır. Zira akıllarını gereği gibi kullanmayan ve olaylar üzerinde derin düşünmeyen insanlar, genellikle olayların ancak dışta kalan yani yüzeysel olan kısmını kavrayabilirler. Bu nedenle bunlardan aldıkları zevk de aynı şekilde sınırlı kalır. İman edenler ise, karşılarına çıkan herşeyi "iman ve hikmet gözü" ile değerlendirirler. Bu nedenle de zevk alacak heyecan duyacak çok fazla detay ve çok fazla güzellik görebilmeyi başarırlar.
Müminlerin güzellikleri diğer insanlardan daha detaylı görüp bunlardan daha fazla etkileniyor olmalarının bir diğer sebebi de şudur: Allah'a karşı büyüklenen bir insan O'nun yaratmış olduğu güzellikleri ya da harikalıkları göremez. Çünkü Allah'ın gücünü takdir ettiği anda kendi aczini de kabul etmek durumunda kalacaktır. Bu durumu kabul etmediği için de güzellikleri fark etse de bunlardan etkilenmemek için mutlaka bir açıklama bulmaya ve heyecanını bastırmaya çalışır. Müminler ise kibirden ve büyüklenmeden tamamen arınmışlardır. Ayrıca, Allah'a muhtaç olduklarının bilincindedirler, bu nedenle güzellikleri takdir etmekten ve Allah'ın ihtişamlı yaratışına şahitlik etmekten çekinmezler. Güzellikler karşısında içlerinden gelen en doğal tepkiyi verebilir ve samimi heyecanı doyasıya yaşayabilirler.
Örneğin tüm güzelliği ve etkileyiciliği ile, gözalıcı renklerde ve zevk veren kokuya sahip bir gül veya bir menekşe gördükleri zaman öncelikle bunun Allah'ın "Cemil" (Güzel olan) isminin yani Allah'ın güzelliğinin bir tecellisi olduğunu düşünür ve içlerinde bunun heyecanını yaşarlar. Sonrasında ise tecellisini dahi etkileyici ve böylesine gözalıcı biçimde yaratan Allah'ın zatının bundan ne kadar üstün ve sonsuz bir güzelliğe sahip olduğunu tefekkür eder ve dolayısıyla büyük bir heyecan duyarlar.
Yine gördükleri tüm bu güzelliklerin kendileri için yaratılmış olduğunu ve bunun Rabbimiz'den onlara bir ikram ve lütuf olduğunu düşünürler. Tüm bunların Allah'ın onlara olan sevgisinin ve rahmetinin bir göstergesi olduğunu bilmenin heyecanını yaşarlar. Bir yandan da yaratılan tüm bu güzelliklerin belki de pek çok insan için hiçbir anlam ifade etmediğini, bunlardan en çok Allah'ı dost edinen insanlar olarak kendilerinin zevk aldıklarını düşünmenin hazzını yaşarlar. Allah'ın kendilerine bu güzellikleri görebilecek imkan yaratmış olmasına, bunları karşılarına çıkarmış olmasına şükrederler.
Yine Allah'ın kendilerine bu güzellikleri görebilecek sağlıklı gözler, güzellikleri idrak edebilecek bir şuur açıklığı ve tüm bunların şükrünü yapabilecek kadar samimi bir iman vermiş olmasından da heyecan duyarlar.
Pek çok insanın manevi bir körlük içinde olduğu için güzelliklerden haz duyamadığını, ama Allah'ın kendilerini seçip imanı sevdirmiş olmasından dolayı güzellikleri görüp zevk alabiliyor olmalarının neşesini hissederler.
Ayrıca nimetlerin çeşitliliğini, mükemmel tasarımlarını ve burada görülen sonsuz aklı düşünmeleri de yine Allah'a olan hayranlıklarını ve O'nun sanatı karşısında duydukları heyecanı artırır.
Allah'ın "Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür." (İbrahim Suresi, 34) ayetiyle de hatırlattığı gibi, müminler dünya nimetlerinin bitip tükenmeyen çeşitliliği karşısında heyecanlanırlar.
Allah'ın tüm bunları kendilerine bir lütuf olarak verdiğini, dilemiş olsa bundan çok daha azını da vermiş olabileceğini düşünür, ellerindeki nimetlere şükretmenin heyecanını yaşarlar.
"Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim Suresi, 7) ayetiyle hatırlatıldığı gibi, Allah'ın şükredenlere nimetlerini daha da arttıracağını düşünmekten dolayı da büyük bir heyecana kapılırlar.
Allah'ın dünya hayatında kendilerine nimetlerle ve güzelliklerle geçen bir hayat ve hayır dolu bir kader yaratmış olmasına şükreder bundan dolayı da heyecanlanırlar. İman eden insan Allah'ın kendi üzerindeki korumasını ve rahmetini her saniye fark eder. Bunun Allah'tan bir lütuf olduğunu bilir. Nitekim Allah rahmetini dilediğine verendir. Eğer kişi güzel ve mutlu bir hayat yaşıyorsa, bu sadece Allah'tandır. Bu gerçek pek çok ayette vurgulanmaktadır: "Allah dilediğini yaratır ve seçer", "karanlıklardan nura çıkarır", "dilediğini hidayete erdirir." Nimetler içinde yaşayan bir mümin, bunu, Allah'a borçlu olduğunu bilir. Ve Allah'ın onu seçmiş olması, ona güzellikleri yaşatması, kötülüklerden onu uzak kılması, nimetler içinde yaratması büyük bir coşkuya kapılmasına neden olur. Duyduğu şevk ve heyecanla Allah'a yönelir, tüm hal ve tavırlarıyla O'nu razı etmeye çalışır.
Dünyadaki güzellikleri gördükçe cenneti ve oradaki güzelliklerin ne kadar kusursuz ve mükemmel olduğunu düşünür ve bu güzelliklere kavuşma umudunu taşımanın heyecanını yaşar.
Tüm bu sayılanlar, müminlerin güzellikler karşısında düşünerek heyecanlandıkları konuların sadece belli başlılarıdır. Onların güzellikler içinden yakaladıkları detaylar ise burada sayılanlarla sınırlandırılamayacak kadar çoktur. Ufukları geniş ve tefekkür güçleri de son derece yüksektir. İnkar edenlerin hiçbir zaman tadamadıkları bu haz, imanlarının Müslümanlara kazandırmış olduğu çok büyük bir nimettir.
Sevgi ve dostluk heyecanı...
İnsanların büyük çoğunluğu hayatları boyunca gerçek sevgiyi ve gerçek dostluğu bulamamış olmalarından yakınır ve sonunda da bu duyguyu yaşamanın imkansız olduğuna kanaat getirirler. Bu tespit, cahiliye insanları için bir anlamda doğrudur da. Cahiliye sisteminin hakim olduğu insanlar arasında de gerçek sevginin ve dostluğun yaşanması mümkün değildir. Çünkü bu kimseler birbirlerini, karşılıklı olarak sağladıkları çıkar ve menfaatlere bağlı olarak severler. Bu menfaatler son bulduğunda ise sevgi ve dostluk sandıkları yakınlık da sona erer.
Sevgiyi ve dostluğu en iyi bilen ve en güzel şekliyle yaşayan kimseler ise müminlerdir. Bunun en önemli sebebi ise, onların birbirlerini herhangi bir menfaat sağladıkları için değil sadece vicdanlı ve salih kullar oldukları için sevmeleridir. Onlar için bir insanı en sevilecek ve dostluğu en çok istenecek hale getiren özellik, Allah korkusu ve takvadır. Çünkü takva bir insan, Allah korkusundan dolayı aynı zamanda Kuran ahlakını da en güzel şekilde yaşayan kimse demektir. Kuran ahlakını yaşayan kişi, hangi özelliklere sahip olduğunda kendisine sevgi duyulacağını ve dost olunmak isteneceğini bilir ve bunları en mükemmel şekliyle hayata geçirir. Aynı şekilde karşı tarafın hangi özelliklerinin sevilmeye değer olduğunu takdir edebildiği için gerçek anlamda sevmesini de bilir.
Bu anlayış devam ettiği ve kişiler arasında Kuran ahlakı en güzel şekilde yaşandığı sürece de sevgiden ve dostluktan duyulan heyecan hiçbir zaman son bulmaz. Dahası kişilerin ahlakları güzelleştikçe sevgiden ve dostluktan aldıkları haz ve heyecan da sürekli olarak artar.
Onlar birbirlerindeki mümin vasıflarını, iman ve vicdan alametlerini, birbirlerinin ihlas ve samimiyetlerini, Allah korkularına ve takvalarına dair alametleri gördükçe daha da şevklenirler, aynı şekilde bereberlerindeki müminlerin Allah'ın rızasını ve sevgisini kazanmış, ahirette üstün makam sahibi kimseler olabileceğini ummanın heyecanını da yaşarlar. Zira böyle bir durumda Allah'a çok yakın, O'na dost olmuş ve belki de Allah'ın dost edindiği biriyle dost olmuş olacaklardır.
Ayrıca onların sevgileri sonsuz bir beraberlik anlayışına dayalı olduğu için hiçbir zaman son bulmaz. Bu dünyada başlamış olan beraberlikleri ölümle son bulmayacak, aksine daha da mükemmelleşerek ahirette de sonsuza kadar devam edecektir. Müminlerin sevgi anlayışı bu noktada bir kez daha cahiliye toplumunun sevgisinden ayrılır. Onlar sevgilerinde ve dostluklarında sonsuz bir beraberliğe niyet etmemiş oldukları için sadakat, vefa ve güven kavramları da onlar için anlamını yitirmiştir. Dost olduklarını iddia eden iki insan, bu dostluklarının süresine bir sınır getirmişlerse, bu, onların her an için dostluklarına son verebilme kapısını da açık bıraktıkları anlamına gelir. Her iki tarafın da karşılıklı olarak bu ihtimalin bilincinde olması da onları birbirlerine karşı son derece temkinli ve tedirgin hale getirir. Bu temkin ise, sevgi ve dostluğun gereği olan samimiyeti ortadan kaldırır. Söz konusu kişilerin kendi aralarındaki samimiyetleri sınırlıdır. Çünkü dostluklarının bitmesi durumunda gösterdikleri samimiyetin kendilerini mağdur edeceğini düşünürler.
Salih Müslümanlarda ise bu tür bir hesap söz konusu olmaz. Sonsuzluğa niyet eden insan sonsuza kadar sadakatinde, sevgisinde ve arkadaşlığında kararlılık gösterecek demektir. İşte müminlerin sevgilerine ve dostluklarına ayrıcalık katan sonsuzluğa niyet, yaşadıkları sevgiden büyük bir haz duymalarını da sağlar. Bu, sevdikleri insanlarla cennette de birlikte olmayı ummanın ve sonsuza kadar sevgilerinde sadık kalacaklarını bilmenin heyecanıdır.
İyileri koruma konusunda duydukları şevk
Allah, "Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?" (Nisa Suresi, 75) ayetiyle zulüm altında olup da bir kurtarıcı bekleyen insanların durumuna dikkat çekmiştir. Bu ayet gereği kendi haklarını koruyamayacak durumda olan masum insanları korumak, onlara yardım etmek, onları güvenliğe kavuşturmak müminlerin vicdani bir sorumluluğudur.
Bu sorumluluklarının bilincinde olan Müslümanlar, sadece iman ettikleri için eziyet gören insanları zulümden kurtarabilme konusunda içlerinde büyük bir istek ve şevk duyarlar. Güçlü bir vicdana ve yine hassas bir adalet anlayışına sahip olmaları nedeniyle masum insanların eziyet görmesine asla göz yummazlar. Maddi manevi tüm imkanlarını ortaya koyarak onlara yardım ederler. İçlerindeki şevk ve heyecan hisleri onlara bu yönde büyük bir cesaret ve güç kazandırır.
C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\İNSAN-YAŞAM\fakirler.bmp
Allah'ın müminlerin üzerine yüklediği bir başka sorumluluk da kötülüklere karşı mücadele etmek, insanları kötülüklerden sakındırmaktır. Müminler bu konuda da şevk içindedirler; zira kötülere karşı mücadele etmek, yeryüzünde zulmü ortadan kaldırmak, barış ve güvenlik ortamını oluşturmak insanlık adına yapılabilecek en büyük ve en şerefli hizmetlerden biridir. İnananların kötülükten sakındırma sorumluluklarını yerine getirmelerinin önemine Kuran'da şöyle dikkat çekilmiştir:
Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında ise, Biz de kötülükten sakındıranları kurtardık. Zulmedenleri yaptıkları fısk dolayısıyla pek zorlu bir azab ile yakaladık. (Araf Suresi, 165)
Kuran'da ayrıca pek çok peygamberin iyileri koruma ve kötülere karşı mücadele etme konusunda duydukları şevk ve heyecana örnekler verilmiştir.
Örneğin Hz. Musa yaşadığı dönemde, İsrailoğullarını Mısır hükümdarı olan Firavun'un zulmünden kurtarabilmek için büyük bir çaba harcamıştır. Kuran'da "... gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı." (Yunus Suresi, 83) sözleriyle tanıtılan Firavun, Mısır halkını köle olarak çalıştırmakta, kadınları sağ bırakıp erkek çocuklarını öldürterek halkına işkence yapmaktaydı. Hz. Musa, Allah'tan gelen "Haydi ona gidin de deyin ki: Biz senin Rabbinin elçileriyiz, İsrailoğullarını bizimle birlikte gönder ve onlara (artık) azab verme. Sana Rabbinden bir ayetle geldik. Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun." (Taha Suresi, 47) şeklindeki vahiy üzerine, Firavun'a gitmiş ve halkına yaptığı zulmü durdurmasını istemiştir. Ayrıca onların kendisiyle birlikte Mısır'dan çıkmalarına izin vermesini talep etmiştir.
Bu örnekte görüldüğü gibi, Hz. Musa zulüm altındaki insanları güvenliğe kavuşturma sorumluluğunu üstlenmiş, hatta başka ayetlerde bildirildiği gibi, yıllar yılı bu konuda zorlu bir mücadele vermiştir. Masum insanlara yapılan eziyet son bulana kadar da zalimlerin peşini bırakmamıştır.
Gösterdiği fiili çabanın yanı sıra zulüm altında olan bu insanları manevi açıdan da güçlendirip cesaretlendirmeye çalışmış ve onları sabırla Allah'tan yardım dilemeye davet etmiştir. Nitekim bu konuda gösterdiği şevk ve azim sonucunda Allah, onu ve beraberindeki müminleri Firavun'a karşı üstün getirmiştir.
Kuran'daki bu örneklerden anlaşıldığı gibi, müminler her zaman için iyilerin yani şefkatli, merhametli, hoşgörülü, adaletli, yardımsever, fedakar insanların yanında, kötülerin yani kindar, zalim, bencil insanların ise karşısında olurlar. Her zaman için zulüm yanlısı olanların zorbalıklarını durdurmaya ve zulüm görenleri de kurtarmaya çalışırlar. Tüm bunları yaparken de Allah'ın bir emrini yerine getiriyor olmanın şevk ve heyecanını yaşarlar. Zira gösterdikleri bu güzel tavır ile Allah'ın adaletini ayakta tutmuş, vicdanlarının sesini dinlemiş, Kuran ahlakını uygulamış ve böylece masum insanları güvenliğe kavuşturmuş olmaktadırlar. İşte tüm bunların heyecanı da onlara büyük bir haz vermektedir.
İnananların bu konuda gösterdikleri sarsılmaz kararlılık, aynı zamanda onların ahlaken de gelişmelerini sağlar. Allah'ı razı etmek gayretiyle büyük sorumluluk yüklenen insanların ahlaklarının güzelleştiğine İslam büyüğümüz Bediüzzaman Said Nursi de bir sözünde dikkat çekmiştir:
"Maksadın büyümesiyle himmet (samimi gayret) de büyür ve hamiyet-i İslamiyenin (Müslümanlara sahip çıkma gayreti) galeyanı (coşkusu) ile ahlak da tekemmül eder (olgunlaşır). (Divan-ı Harbi Örfi, s.45)
İbadetleri yerine getirmenin verdiği heyecan...
Allah'ı razı edebilmek ve sevgisini kazanabilmek müminler için herşeyden önemlidir. Bu nedenle hayatları boyunca Allah'a daha da yakınlaşabilmenin yollarını ararlar. Allah "Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakının ve (sizi) O'na (yaklaştıracak) vesile arayın..." (Maide Suresi, 35) ayetiyle müminlere bunu emretmiştir.
Müslümanlar, Kuran'da bildirilen ibadetleri yerine getirmeyi kendilerini Allah'a yakınlaştıracak önemli bir yol olarak görürler. Ancak bunun için ibadetlerin sadece fiili olarak yerine getirilmesinin yeterli olmadığını, Allah Katında asıl makbul olanın tüm bunları samimiyet ve ibadet heyecanı ile yapmak olduğunu da bilirler. Zira Allah bir ayetinde müminlerin Allah için kestikleri kurbanların ne etlerinin ne de kanlarının Allah'a ulaşacağını, asıl ulaşacak olanın kalplerindeki takva olduğunu bildirmiştir:
"Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah'a ulaşmaz, ancak O'na sizden takva ulaşır. İşte böyle, onlara sizin için boyun eğdirmiştir; O'nun size hidayet vermesine karşılık Allah'ı tekbir etmeniz için. Güzellikte bulunanlara müjde ver." (Hac Suresi, 37)
İşte bu gerçeğin farkında olan müminler de Allah Katında asıl değer görecek olanın samimiyetleri ve ihlasları olduğunu bilerek, her yaptıklarını ibadet heyecanı ile yerine getirirler.
Kuran'da müminlerin ibadetleri uygulama konusunda hissettikleri şevk ve heyecana dair pek çok örnek verilmiştir. Bunlardan bazıları ilerleyen bölümlerde anlatılmaktadır.
Kuran ayetlerini okumaktan duyulan heyecan...
Allah Kuran'da müminlerden "Bizim ayetlerimize, ancak kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayan (müstekbir olmayan)lar iman eder." (Secde Suresi, 15) diye bahsetmiştir. Müminlerin, ayetleri duyar duymaz secdeye kapanmaları hiç kuşkusuz ki onların imanlarının gücünden ve Allah'a kulluk etmekten duydukları büyük hazdan kaynaklanmaktadır.
Allah'ın kendilerine, içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı ve Allah'ın sözlerinin yer aldığı bir kitap göndermiş olmasından büyük bir heyecan duyarlar. Aynı şekilde Kuran'ın her bir ayetinin Allah'ın onlara olan sevgisinin, merhametinin ve adaletinin birer tecellisi olduğunu bilmenin şevkini de yaşarlar. Dahası tüm bunları kavrayabilecek bir şuur açıklığına sahip olmalarından dolayı ruhlarında büyük bir sevinç duyar ve Allah'a çok içli ve derin bir sevgiyle bağlanırlar. Bu da onlara büyük bir huzur verir. Kuran'da inananların Allah'ın ayetleri karşısında duydukları bu büyük haz dolayısıyla "ağlayarak secdeye kapandıkları" bildirilmiştir:
De ki: "İster ona inanın, ister inanmayın: O, daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğu zaman, çenelerinin üstüne kapanarak secde ederler." (İsra Suresi, 107)
Ve derler ki: "Rabbimiz Yücedir, Rabbimizin va'di gerçekten gerçekleşmiş bulunuyor." Çeneleri üstüne kapanıp ağlıyorlar ve (Kur'an) onların huşu (saygı dolu korku)larını artırıyor. (İsra Suresi, 108-109)
C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\Kuran_5.jpg
Allah ayetlerin devamında da okudukları ayetlerin onların huşularını, yani Allah'a olan saygı dolu korkularını artırdığına dikkat çekmiştir. Yine bir başka ayette de Allah peygamberlerin Allah'ın ayetleri karşısında duydukları heyecanın şiddetinden ağlayarak secdeye kapandıklarını bildirmiştir:
İşte bunlar; kendilerine Allah'ın nimet verdiği peygamberlerdendir; Adem'in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımız (insan nesillerin)den, İbrahim ve İsrail (Yakup)in soyundan, doğru yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendirler. Onlara Rahman (olan Allah')ın ayetleri okunduğunda, ağlayarak secdeye kapanırlar. (Meryem Suresi, 58)
Bir başka ayette ise müminlerin Kuran ayetleri karşısında duydukları Allah korkusundan dolayı derilerinin ürperdiği şöyle anlatılmaktadır:
Allah, müteşabih (benzeşmeli), ikişerli bir kitap olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek-korkanların O'ndan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine (karşı) yumuşar-yatışır. İşte bu, Allah'ın yol göstermesidir, onunla dilediğini hidayete erdirir. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için de bir yol gösterici yoktur. (Zümer Suresi, 23)
Dua etmekten duyulan heyecan...
Allah, "Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar." (Bakara Suresi, 186) ayetiyle tüm insanları dua etmeye çağırmıştır. Onlara şah damarlarından daha yakın olduğunu, dua ettikleri anda onları duyduğunu ve dualarına karşılık vereceğini müjdelemiştir. Allah'ın insanlara böyle bir imkan tanımış olması, kullarının her söylediğine, her düşündüğüne şahit olması müminler için büyük bir heyecan vesilesidir. Bu, Allah'ın müminlere dost olduğunu, onlar üzerinde her an korumasının olduğunu ve onlara her an rahmet etmekte olduğunu bilmenin heyecanıdır. Bu nedenle inananlar da büyük bir şevk ve ihtiyaç içerisinde Rabbimiz'e sığınır ve her an her konuda O'ndan yardım dilerler.
Onlara bu konuda heyecan veren şeylerden biri de Allah'tan isteyebilecekleri konuların hiçbir sınırı olmayışıdır. Her insan Allah'tan ihtiyaç duyduğu küçük büyük, maddi manevi herşeyi isteyebilme imkanına sahiptir. Allah kullarının dualarına, onlar için en hayırlı olacak şekilde karşılık vermektedir.
Allah'a yakınlık için bir yol olan, tevbe etmenin getirdiği şevk ve heyecan
İnsan hata yapmaya açık bir varlıktır. Herşeyi bilmesi ve kusursuz olması elbette ki beklenemez. Nitekim dünya bir imtihan yeridir ve insan buraya eğitilmeye gelmiştir; asıl yurdu ahiret olacaktır. Bu nedenle, bir anlamda eğitim yeri olan bu dünyada pek çok hata işleyebilecek, pek çok eksiği ve kusuru olabilecektir. Önemli olan hatalarda diretmemek, doğruyu görür görmez ardından gitmek, eski huyları terk etmektir. İnsan mükemmeli elde edene kadar bu süreç işler. Müminler eksik ve aciz birer kul olduklarının farkındadırlar. Yaptıkları hataların ardından bağışlanma diler, tevbe ederler. Kuran'da önemli bir ibadet olarak dikkat çekilen tevbenin onlara kazandırdığı pek çok manevi güzellik de vardır.
İşte bu nedenle müminler bir hata yaptıklarında asla karamsarlığa kapılmaz, aksine Allah'ın affedebileceğini bilmenin rahatlığını ve şevkini yaşarlar. Hatalı olduklarını fark ettikleri anda hiç vakit kaybetmeden Allah'a sığınır ve bağışlanma dilerler. Allah samimi kullarının bu özelliklerini Kuran'da şöyle bildirmiştir:
"Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir." (Al-i İmran Suresi, 135)
Allah'ın samimiyetle yapılan tevbeleri bağışlayacağını müjdelemiş olması inananlara büyük bir umut ve heyecan verir. Çünkü ne kadar çok hataları olsa bile ölüm anına kadar her zaman arınabilme ve cennete layık olabilecek bir ahlaka ulaşabilme imkanları vardır. Allah Kuran'da insanlara olan bu rahmetini ve sevgisini şöyle açıklamıştır:
(Benden onlara) De ki: "Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Zümer Suresi, 53)
İşte Allah'ın üzerlerindeki bu şefkatini ve affediciliğini görmek, Kendisi'ne her sığındıklarında Rabbimiz'in merhameti ile karşılık göreceklerini ummak müminlerin kalplerinde derin bir coşku ve heyecan hissi oluşturur.
Kuran ahlakını tebliğ etmenin verdiği heyecan...
Allah müminler arasında insanları iyiye, hayra ve güzel olana çağıran bir topluluk bulunmasını emretmiştir:
"Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır." (Al-i İmran Suresi, 104)
Salih Müslümanlar Allah'ın bu ayeti doğrultusunda insanlara Kuran ahlakının güzelliğini ve cahiliye sisteminin ahlakını yaşamanın yanlışlığını anlatmaya ve onları Allah'ın dinine yöneltmeye çalışırlar. Kendileri dinin getirdiği güzel ahlakı yaşadıkları ve bunun insanlara nasıl konforlu bir hayat sunduğunu görebildikleri için, aynı huzuru ve güzelliği diğer insanların da yaşamasını isterler. Daha da önemlisi cehennemin ne kadar kesin bir gerçek olduğunu bildikleri için, tüm insanların Allah'ın razı olacağı bir hayat sürerek cehennemdeki sonsuz azaptan korunmalarını isterler.
Onlar için tek bir insanın dahi doğruyu görebilmesi son derece önemlidir. Çünkü bu kişi için dünyada yaptıklarına karşılık olarak sonsuz cennet ya da cehennem hayatı vardır. Bu nedenle tek bir insanın dahi cehennemden kurtulup Allah'ın rahmetine kavuşabilmesi için her türlü fedakarlığı seve seve göze alırlar. Gerektiğinde aylarını, yıllarını, gece gündüz demeden bu kişinin dine ısındırılabilmesi ve mümin ahlakını benimsemesi için harcayabilirler. Aynı şekilde yine tek bir insanın ahireti için tüm maddi imkanlarını da büyük bir şevk ve istekle ortaya koyabilirler. Bu konudaki şevkleri onlara hem fiziksel hem de manevi anlamda büyük bir güç kazandırır. Hayatlarının sonuna kadar Allah'ın dinini en güzel ve hikmetli şekilde anlatmaya devam ederler.
C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\AYET\tblg.jpg
Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, tüm bu çabalarına karşılık tek bir kişi bile hidayet bulmasa, müminler yine de aynı şevkle tebliğlerine devam ederler. Çünkü onların sorumluluğu sadece dini anlatmaktır. İnsanlara hidayet verecek olan Allah'tır. Nitekim Kuran'da Peygamber Efendimizin gösterdiği ihlaslı ve yoğun çabaya rağmen Mekke müşriklerinden pek çok kişinin iman etmediği ve buna karşılık Allah'ın "Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir." (Kasas Suresi, 56) ayetiyle Peygamberimiz (sav)'e bu durumu hatırlattığı bildirilmektedir.
Kuran'da Peygamber Efendimiz gibi diğer tüm peygamberlerin de tebliğ konusunda büyük bir şevk ve heyecan ile hareket ettiklerine dikkat çekilmiştir. Her biri bu uğurda çeşitli zorluklarla karşılaştıkları halde asla yılgınlığa kapılmamışlardır. Aksine kavimlerine doğruyu gösterebilmek için her yolu denemişlerdir. Kuran'da Hz. Nuh'un bu konudaki ihlaslı çabasına şöyle dikkat çekilmiştir:
Dedi ki: "Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz davet edip-durdum." "Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı." "Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler.' "Sonra onları açıktan açığa davet ettim." "Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim." "Bundan böyle" dedim. "Rabbinizden mağfiret isteyin; çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır. (Nuh Suresi, 5-10)
Ayetlerde görüldüğü gibi Hz. Nuh, yaşadığı toplumdaki insanların kalplerini imana ısındırabilmek için şevkle Allah'ın dinini tebliğ etmiştir. Onların tüm kaçışlarına rağmen gece gündüz demeden Allah'ın büyüklüğünü anlatmıştır. Onlar ise hakkı her duyduklarında inatla bu tebliğden yüz çevirmişlerdir. Hz. Nuh, Allah'ın emrini yerine getirmekten, dini tebliğ etmekten duyduğu şevk ve heyecan sayesinde onların bu tavırlarına aldırmamış, yılmaz bir kararlılıkla görevine devam etmiştir. Tüm büyüklenmelerine karşı onlara imanı sevdirmenin farklı yollarını aramıştır. Kimi zaman açıktan açığa kimi zaman da gizli yollarla Allah'ın varlığını anlatarak onları yaşadıkları cahiliye sisteminin zorluklarından kurtarmak istemiştir.
Ancak unutmamak gerekir ki Hz. Nuh ve onun gibi büyük bir şevk ve ihlasla Allah'ın dinini tebliğ edenler, bu uğurda sarf ettikleri her kelimenin, her çabanın karşılığını -Allah'ın izniyle- en güzeliyle alacaklardır. Çünkü Allah, "Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) müminleri müjdele." (Tevbe Suresi, 112) ayetinde de bildirdiği gibi, insanlara iyiliği emredip kötülükten sakındıranları rahmetiyle müjdelemiştir.
Cenneti düşünmenin verdiği heyecan...
Müminlerin en fazla heyecan duydukları konulardan biri de cenneti ve cennet nimetlerini düşünmektir. Çünkü cennet, insanlara, daha önce dünya hayatında eşine benzerine rastlamadıkları bambaşka bir hayat sunmaktadır. Orada dünya hayatında karşılaşılan eksikliklerin ve kusurların hiçbiri yoktur. Çünkü cennet, dünya hayatı gibi bir imtihan mekanı olarak değil, bir mükafat yurdu olarak yaratılmıştır. Dahası Allah, insanların cennete özlem duymaları ve ona kavuşmak için çaba harcamaları için dünya hayatını özel olarak kusurlu yaratmıştır. Hayatı boyunca, içinde mükemmelliğe ulaşma arzusuyla yaşayan insan, dünyadaki yaşamın bu eksikliklerini gördükçe cenneti daha da büyük bir heyecanla arzular.
Müminler ahirette cennetle birlikte hayatları boyunca büyük bir çaba göstererek sakınmaya çalıştıkları cehennem azabından kurtulmuş olmanın sevincini de yaşayacaklardır. Dünya hayatında Allah'ın dinine, Kuran ahlakının yaşanmasına ve inananlara karşı mücadele edenler, onlara eziyet etmeye kalkışanlar Allah'ın sonsuz adaletinin bir tecellisi olarak hak ettikleri karşılığı tam olarak cehennemde alacaklardır. Kuran'da bu kimselerin alacakları karşılık ve müminlerin bundan duydukları sevinç şöyle bildirilmiştir:
Doğrusu, 'suç ve günah işleyenler,' kimi iman edenlere gülüp-geçerlerdi. Yanlarına vardıkları zaman, birbirlerine kaş-göz ederlerdi. Kendi yakınlarına döndükleri zaman neşeyle dönerlerdi. Onları gördükleri zaman ise: "Bunlar elbette şaşkın-sapıklardır" derlerdi. Oysa kendileri onların üzerine gözcü olarak gönderilmemişlerdi. Artık bugün, iman edenler, kafir olanlara gülmektedirler. Tahtlar üzerinde bakıp-seyretmek suretiyle. Nasıl, kafir olanlar, işlediklerinin 'feci karşılığını gördüler mi?' (Mutaffifin Suresi, 29-36)
Bir başka ayette ise inkarcıların Allah'ın adaletiyle karşılık bulmalarının, müminlerin kalplerini şifaya kavuşturduğu bildirilmektedir. Öyle ki Allah'ın bu vaadini sadece düşünmek dahi inananların kalbinde heyecan oluşturmaktadır.
Bunun yanında cennette melekler tarafından selam sözleriyle karşılanıp orada en güzel şekilde ağırlanacaklarını düşünmek de inananlara derin bir haz verir. Hem Allah'ın meleklerini görecekler, hem de onlar tarafından ebedi yurtları olan cennetlere sokulacaklardır. Dünya hayatında Allah'a kulluk etmekten kaçınanlar acı ve korku içinde, cehennem zebanileri tarafından karşılanırken, müminler huzur ve güvenlik içerisinde meleklere tabi olacaklardır. Bunu umut etmek bile onların büyük bir sevince kapılmalarına vesile olur. Kuran'da müminlerin cennetteki karşılanışları şöyle anlatılmaktadır:
Onlar, Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve soylarından 'salih davranışlarda' bulunanlar da (Adn cennetlerine girer). Melekler onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler:) "Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel." (Rad Suresi, 23-24)
"Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: "Selam size" derler. "Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin." (Nahl Suresi, 32)
Müminlerin cenneti düşünerek heyecanlanmalarının bir sebebi de hiç kuşkusuz ki orada kendilerine sunulacağı vaat edilen nimetlerin benzersizliğidir. Ancak bunlardan daha da heyecan verici olanı ise onların hayatları boyunca büyük bir şevkle arzuladıkları sonuca kavuşacak, Rabbimiz'in rızasını kazanacak olmalarıdır. Allah, "Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur." (Tevbe Suresi, 100) ayetiyle, cennetine kabul ettiği kullarından hoşnut olduğunu müjdelemektedir. Nitekim Kuran'da cennet nimetleri arasında en büyük nimetin "Allah'tan olan hoşnutluk" olduğu bildirilmiştir:
Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah'tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. Işte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. (Tevbe Suresi, 72)
Ayrıca Allah "Çok esirgeyen Rabb'dan onlara bir de sözlü "Selam" (vardır)." (Yasin Suresi, 58) ayetiyle, inananlar için bir müjde daha vermiştir. Bu, müminlerin bir ömür süresince gösterdikleri samimi çabalarına karşılık alabilecekleri en güzel mükafattır.
İnananlar, Kuran ayetleri ile anlatılan ancak insan kavrayışının çok daha üzerinde bir mükemmelliğe sahip olan cennetin güzelliğini düşünmenin heyecanını da yaşarlar. Allah orada insan nefsinin isteyebileceği, aklın tasavvur edebileceği her türlü güzelliğin ve nimetin olacağını bildirmiştir. İnsanın dünya hayatındaki sınırlı ufku ile bu güzelliklerin çeşitlerini tahayyül edebilmesi ise ancak bir dereceye kadar mümkündür. Öyle ki cennet, inanan insanlar için sonsuz sayıda sürprizlerle doludur. İşte bu sürprizleri düşünmek ve bunların -Allah'ın dilemesi dışında- sonsuza kadar süreceğini bilmek insana büyük bir heyecan verir.
C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\CENNET-MANZARA\agac.jpg
Kuran'da cennet nimetlerinin bir bölümü, müminlere bildirilmiştir. Örneğin müminler, cennetlerde tüm sevdikleriyle, dostlarıyla birlikte olacaklardır. Orada gelmiş geçmiş tüm peygamberlerle, şehitlerle, sıddıklarla, Rabbanilerle ve salih müminlerle dostluk edecek ve sonsuza kadar da sadece Allah'ın razı olduğu bu insanlarla birlikte yaşayacaklardır. Orada sevgiyi ve dostluğu olabilecek en yoğun şekilde tadacak ve asla bıkkınlığa kapılmayacaklardır.
Şeytanın cennet halkıyla hiçbir bağlantısı olamayacak ve o da sonsuza dek cehennem ateşinde hak ettiği azabı yaşayacaktır. Oradaki herkes güvenilir, herkes Allah'a sadık ve herkes güzel ahlaklı olacaktır. Kötü ahlak özelliklerinden hiçbirini görmek mümkün olmayacak, kin, öfke, haset gibi cahiliye tavırları sonsuza kadar yok olacaktır.
Cennette, dünya hayatındaki mücadele ortamının tüm zorlukları ortadan kalkmış olacaktır. Tuzak kuranların tuzaklarını bozmak için mücadele etmek ya da münafıkların oyunlarına karşı dikkatli olmak gibi bir çaba içerisinde bulunmak gerekmeyecektir. Orada inananlar sonsuza kadar sadece nefislerinin hoşuna giden nimetler içerisinde huzur ve keyifle ağırlanacaklardır. Tüm insanlar olabilecek en güzel suretleriyle yaratılacak ve dünyadaki tüm insani kusurlarından arınmış olacaklardır. "Güzel huylu", "güzel yüzlü", "birbirlerine sevgiyle tutkun ve yaşıt" eşlerle birlikte olacaklardır. Orada hiçbir şey dünya hayatının kurallarına bağlı olmayacak, tüm sebepler ortadan kalkacak ve yepyeni bir hayat ve yepyeni nimetler yaratılacaktır. Oradaki köşkler, tahtlar, döşekler hepsi muhteşem güzellikte olacak; baldan ırmaklar, devşirilmesi kolay, hiçbir şekilde yemişleri eksilmeyen meyve ağaçları ve daha insanın isteyebileceği niceleri olacaktır.
Daha da önemlisi cennette insan aklının dünyadayken kavramakta zorluk çektiği sonsuzluk yaşanacaktır. Yüzlerce, binlerce, milyarlarca, trilyonlarca, katrilyonlarca yıl değil, trilyon çarpı trilyon yıl da değil, hiç bitmeyen, sonu gelmeyen sonsuz bir hayat olacaktır. İnsanın dünyada sahip olduğu bıkkınlık, sıkılma gibi hisler de alınmış olacak ve insan sonsuza kadar yaşadığı her andan büyük bir keyif duyacaktır.
İşte dünya hayatında, cennette karşılaşmayı umdukları bu nimetleri düşünmek müminlere büyük bir zevk ve heyecan verir. Bir an önce bu nimetlere kavuşma heyecanı ile daha da şevklenir ve Allah'ın cennete layık kullarından olabilmek için daha fazla çaba harcarlar. Kuran'da emredildiği gibi, "... eni göklerle yer kadar olan cennete kavuşmak için..." (Al-i İmran Suresi, 133) hayırlarda yarışır ve öne geçenlerden olmaya gayret ederler.